Geri git   GezginlerForum.Net > Genel Konular > Siyaset Meydanı

Siyaset Meydanı Ülkemizde ve dünyamızda gelişen siyasi olayları, fikirlerinizi burada bizimle paylaşabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Thema bewerten Stil
Alt 03-01-2012, 02:46 PM   #1 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Reklamlar
Standart Suikastler Tarihi


Hitler’e Suikast
-----------------------

Hitler'e SuikastHaziran 1944'te Müttefikler tarafından yapılan Normandiya çıkartması Almanya'da umutsuzluğu iyice artırmıştı. Fakat Hitler sonuna kadar direnme niyetini belirtiyor çok yakın bir zamanda işitilmedik silahların kullanılacağını bildiriyordu. Ona göre bu korkunç silahlar savaşı derhal Almanya lehine sonuçlandıracaktı. Hitler'in sözünü ettiği "işitilmedik silah" Amerikan ve İngiliz bilginlerinin de üzerinde çalışmakta oldukları atom bombasıydı. Alman bilginleri atom bombasını gerçekleştirme yansısında geri kalıp bu korkunç silahı zamanında yetiştiremezlerse Hitler Berchtesgaden dolaylarındaki sığınağa çekilerekkendisiyle birlikte Almanya'yı da uçuruma sürükleyecek delice planlar tasarlıyordu.

Almanya'da daha savaşın başından beri Hitler'i ortadan kaldırıp ülkelerini felâketten kurtarmaya çalışan sağduyu sahibi kişiler de vardı. Bunlar Hitler'i öldürerek Müttetiklerle barış yapmayı düşünüyorlardı. Bu amaçla da 1941 yılından beri birkaç suikast girişiminde bulunmuşlar fakat hiç birinde başarı kazanamamışlardı.

Amiral Canaris ve Kont Helmuth von Moltke tarafından yönetilen ve aralarında Schacht Belçika Valisi Von Falkenhausen Mareşal Rommel Von Beck Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel Von Hassel gibi general ve devlet adamları bulunan bir grup Hitler'i devirdikten sonra yerine Feldmareşal Vitzleben’i geçirmeyi kararlaştırmıştı. Ne var ki Gestapo bu komployu haber almış ve Kont Moltke 1944 Ocak ayında tutuklanmıştı. Onun tutuklanması ötekilerinin çalışmalarını durdurmamış ve 1944 Temmuzunda Hitler'e son ve en önemli suikastı yapmışlardı.

Hitler daha öncekilerden olduğu gibi bundan da kurtuldu ve suikastı düzenleyenlerin tümünü ortadan kaldırdı. 20 Temmuz 1944'te yapılan bu suikaste geçmeden önce başarısızlıkla sonuçlanan öbür suikastlardan da söz etmek gerekir.

4 Ağustos 1941'de Merkez Grubu Ordusu Borisov'daydı. Bu ordu Feldmareşal Von Bock'un komutası altındaydı. Ordu karargâhı Hitler'i tutuklayıp mahkeme önüne çıkarmaya kararlı subaylarla doluydu. Bunların başında Orgeneral Von Treckow'la yardımcısı Teğmen Von Schlabrendorff'du. Von Bock ancak girişim başarıya ulaşırsa yardım vaadinde bulundu.

Hitler Borisov'daki Merkez Grubu Ordusu karargâhına geldiğinde suikastçılar şaşkınlık ve korkudan hiç bir şey yapamadılar. Kalabalık bir koruyucu çemberi içindeki Hitler'in yanına suikastçılar yanaşamadılar bile.

13 Mart 1943'te Stalingrad'ta Alman ordularının yenilgiye uğramalarından hemen sonra Hitler'e ikinci bir suikast düzenlendi. Merkez Grubu Ordusu karargâhı o sırada Smolensk'de bulunuyordu. Komutan değişmişVon Bock'un yerine Feldmareşal Von Kluge getirilmişti. Tresckow'la Schlabrendorff aynı teklifi Von Kluge'ye yaptılar ve aynı karşılığı aldılar.

Von Kluge suikast başarıya ulaşırsa yardıma hazır olduğunu söyledi. Hitler'in pek yakında karargâhı ziyaret edeceği biliniyordu. Canaris ve öteki komplocu subaylar Smolensk'e plastik bombalar ve sigorta tapaları getirdiler. Hitler karargâha geldi ve ayrılmasına yakın suikastçılar hareket geçtiler. Tresckow ve Schlabrendorff iki konyak şişesine bomba yerleştirip Hitler'in maiyet subaylarından Albay Brandt'a vererekRastenburg’daki bir arkadaşlarına götürmesini istediler. Brandt şişeleri yerine ulaştırmak üzere aldı. Bombalar Hitler'in uçağının havalanışından yarım saat sonra patlayacak şekilde ayarlanmıştı. SuikastçılarBerlin ve Smolensk'de heyecanla sonucu beklerlerken Hitler'in uçağının Rastenburg'a sağ salim indiği haberini şaşkınlık içinde öğrendiler.


Bunun üzerine teğmen Schlabrendorff büyük bir soğukkanlılıkla Hitler'in karargâhına giderek her şeyden habersiz Brandt'dan içine bomba yerleştirilmiş konyak şişelerini alarak yerine gerçek konyak şişeleri verdi. Suikastçılar bombaların patlamayışını Hitler'in uçağının çok yüksekten uçmasına ve bu nedenle tapa sigortasının çalışmamasına yordular.

21 Mart 1943'te Hitler'e üçüncü suikast girişiminde bulunuldu. Hitler'i öldürmeyi kafasına koyan Orgeneral Von Tresckow Führer'in Berlin'de Unter den Linden'deki Şehitler Anıtı binasında yapılan kahramanları anma törenine katılmasından yararlanmak istedi. Bu sefer Albay Von Gresdorff kaputunun ceplerine iki bomba yerleştirerek binanın içinde beklemeye başladı. Hitler'in ziyaretinin yarım saat süreceği daha önceden bildirilmişti. Fakat Hitler binada ancak 8 dakika kaldı ve suikast girişimi de suya düştü.

Yine 1943 yılının kasım ayında Hitler'e dördüncü suikast düzenlendi. Rusya'daki ordu için Hitler yeni kaput modelleri seçmişti. Axel von dem Bussche adındaki genç bir subay kaputu giyip bir manken gibi Hitler'in karşısına çıkacaktı. Kaputun her cebinde birer bomba bulunacak ve bunları ateşleyerek kendisiyle birlikte Hitler'i de havaya uçuracaktı. Fakat Hitler model seçme işini durmadan erteliyordu. Sonunda 30 Kasım günüHitler'in kaput modelini seçeceği bildirildi. Bir gün önceden Bussche'ye kaput ve bombalar verildi. O gece kaput deposu müttefiklerin bir hava akını sonunda bombalanarak yandı. Böylece Hitler’in kaput seçme işiyle birlikte suikast planı da suya düştü.

Hitler'in muhalifleri suikast girişimlerindeki başarısızlıklarına rağmen yollarından dönmüş değillerdi. Bu sefer de Albay von Stauffenberg'i sahneye çıkardılar. Stauffenberg 1942 yılında Kuzey Afrika'da bir mayın tarlasına düşerek ağır yaralanmıştı. Patlama sonunda sağ koluyla sol elinin iki parmağı kopmuş sol gözü de kör olmuştu. Aylarca hastanede yaşama savaşı verip iyileşince Hitler'in muhalifleri bu morali bozuk ve Almanya'nın geleceğinden umudunu kesmiş von Stauffenberg'e çengel atmakta gecikmediler.

Stauffenberg'in ilk suikast denemesi 11 Temmuz 1944'te oldu. Albay Hitler'le bir toplantıya katılmak için Obersalzberg'e gitti. Çantasında patlamaya hazır bir bomba vardı. Fakat toplantı o gün yapılmadığındansuikast da gerçekleşmedi. 15 Temmuz 1944'te Hitler'in karargâhı Doğu Prusya'da Rastenburg'da Goering ve Himmler'in de katılmasıyla bir toplantı yapılıyordu. Stauffenberg de toplantıdaydı. Tam tapa sigortasını çalıştıracağı sırada Hitler odadan dışarı çağrıldı ve bir daha da geri dönmedi. Führer bir kere daha rastlantı ve şans sonucu ölümden kurtulmuş oluyordu.

20 Temmuzda yapılan toplantıda. Kurmay Albay Stauffenberg de bir rapor okuyacaktı. Albay Mussolini'nin ziyareti dolayısıyla toplantının saat 13 yerine 1230'da yapılacağını ve görüşmelerin yeraltı salonundan "Misafirler Pavyonu"na alındığını öğrenince canı sıkıldı. Çünkü Misafirler Pavyonu uzun tahta bir yapıydı. Bombanın patlamasına ince duvarlar ve çatı fazla bir direnme göstermeyeceğinden etkisi de o ölçüde az olacaktı. Fakat artık ilk adım atılmıştı ve geriye dönmek düşünülemezdi.

Albay Stauffenberg pavyona girmeden önce kapıda kısa bir süre durakla[KÜFÜR YOK] eğildi çantanın içindeki bombanın mekanizmasını sağlam kalan üç parmağıyla çalıştırdı. Salonda sayıları yirmiyi bulan yüksek rütbeli subay bulunuyordu. Ortadaki masada büyük bir kurmay haritasının üzerine eğilmişlerdi. Hitlerbüyük bir dikkatle anlatılanları dinliyordu. Feldmareşal Keitel bir ara Stauffenberg'in kulağına eğilerek:

"Raporunuzu general Heusinger'den sonra okuyacaksınız.. Onun için Führer'in yakınında bulunun." dedi. Stauffenberg elindeki çantayı masanın altındaki ağır tahta desteğini Hitler'in en yakın tarafına dayadı. Albay Stauffenberg birkaç ay önce İhtiyat Orduları Başkomutanı General Fromm'un emir subaylığına atandığındanbu çok gizli toplantıya katılma olanağını bulmuştu.

Hitler ihtiyat tümenlerinin Rus saldırısını önleyecek güçte olup olmadıklarını öğrenmek istiyordu. Stauffenberg raporunda Hitler'e bu konuda bilgi verecekti. Çantayı Hitler'in yanına bıraktıktan sonraBerlin'le bir telefon konuşması yapmak için Keitel'den izin alarak dışarı çıktı. O sırada General HeusingerDoğu Cephesi hakkındaki raporunu bitirmek üzereydi.

Tam bu sırada bir yıl önce "konyak" şişelerini taşıyan Albay Brandt masanın altındaki çantayı gördü. Hitler'i rahatsız edebilir düşüncesiyle çantayı durduğu yerden alıp desteğin öbür yanına dayadı içinde bomba bulunan çanta şimdi Hitler'in oldukça uzağına gitmişti.

General Heusinger raporunun son satırlarını okurken Feldmareşal Keitel yanındaki General Buhle'ye dönerek:

"Stauffenberg nerede kaldı?" diye sordu. "Konuşma sırası ona geldi."

Albay Stauffenberg o sırada Misafirler Pavyonu'nun oldukça uzağında. Teğmen von Haeften'le birlikte zırhlı bir otomobilin içinde bombanın patlamasını bekliyordu. Saat on ikiyi elli geçerken Misafirler Pavyonundan korkunç bir patlama duyuldu. Pavyonun çatısı çökmüş camlar paramparça olmuştu. Barakanın üzerinde siyah bir duman tabakası yükseliyor yaralıların ya da can çekişenlerin iniltileri acı bağırışları duyuluyordu. Albay Stauffenberg ve Teğmen von Haeften olanları büyük bir soğukkanlılık içinde izliyorlardı. Bir yardım ekibinin pavyona koştuğunu ve sedyeyle bir cesedi dışarıya çıkardıklarını gördüler. Stauffenberg çıkarılan cesedin Hitler'e ait olduğundan zerre kuşkusu yoktu. Çünkü çantayı Hitler’in ayakları dibine bırakmıştı. Teğmen Haeften'e:

"Hitler'in cesedini çıkardılar!.. Çabuk gidelim.." diye bağırdı.

Stauffenberg olaydan yarım saat kadar sonra bir uçakla Berlin'e gitti. Milli Savunma Bakanlığında General Olbricht'in odasında yirmiye yakın subay toplanmış heyecan ve merak içinde sonucu bekliyordu. Saat 1515'te Stauffenberg Hitler'in ölüm haberini bekleyen subaylara telefon etti :

"Hava alanındayız. Bize bir araba gönderin.. Hitler öldü!.."

Oysa o sırada Hitler karargâhın istasyonunda Mussolini'yle Mareşal Graziani'yi getirecek treni bekliyordu. Ölmemişti. Patlama sırasında saçları kavrulmuş sağ bacağı yanmış sağ koluna da hafif bir felç gelmişti. Albay Brandt'la Hitler'in sağındaki iki general ve bir stenocu hemen ölmüşlerdi. Hitler kendisini yerden kaldırmaya çalışan Keitel'e:

"Yeni pantolonum pek de güzeldi bana bir üniforma getirsinler..)" demişti. Patlamadan üç saat sonra iyice kendine gelmiş Mussolini'ye havaya uçurulan barakayı göstermişti.

General Olbricht Albay Stauffenberg'den aldığı haberi İç Güvenlik Ordusu Kumandanı General Fromm'a bildirdi. Ancak General Fromm Hitler'in ölüm haberini kuşkuyla karşıladı. Hitler'in karargâhıyla bağlantı kurmak ve Führer'in kesin olarak ölüp ölmediğini öğrenmek istedi. Az sonra Feldmareşal Keitel telefonda şunları söylüyordu :

"Yok efendim saçma. Bir suikast oldu ama Führer kurtuldu. Şu anda Duçe'yle görüşüyor.."

General Olbricht Keitel'in yalan söylediği inanandaydı. Az sonra Stauffenberg de Milli Savunma Bakanlığına geldi. Albay kesin konuşuyordu :

"Konferans salonu yerle bir oldu uçuşan cesetler gördüm oradan tek kişinin canlı çıkması mümkün değil.." Ona Keitel'in telefonda söyledikleri tekrarlanınca: "Onu bilmem ama Hitler'in öldüğünü gördüm." dedi. Komplocular Stauffenberg'in bu sözleri üzerine harekete geçtiler ve Almanya'nın dört bir yanma işgal altındaki ülkelere telgraf ve telefonlarla durumu bildirip taraftarlarının daha önce hazırlanan planı uygulamasını istediler. General Fromm Hitler'in öldüğüne inanmamıştı. Stauffenberg’e :

"Sizin yapacağınız şimdi beyninize bir kurşun sıkmak. Çünkü suikast başarıya ulaşmadı." dedi. General Olbricht'in de tutuklanması gerektiğini ileri sürüyordu. Fakat Olfbricht'le Stauffenberg onu tutukla[KÜFÜR YOK] yandaki odaya hapsettiler. Komplocular beş saat süreyle Berlin'i ellerinde tuttular. Akşama doğruHitler'in yaşadığı kesin olarak anlaşılınca ne yapacaklarını bilemez duruma geldiler. Suikastçıların Paris kolu daha üstün bir başarı gösterdi. Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel bütün S.S. ve S.D.’leri (Partisi Casusluk Örgütü) bir Fransız hapishanesine doldurmakta güçlük çekmedi. Daha sonra ordu komutanı von Kluge'ye giderek Nazi Yüksek Komutanlığına karşı gelmesini ve barış için girişimde bulunmasını istedi. General von Kluge ona şunları söyledi "Domuz ölmüş olsaydı bunu yapardım..."

Öte yanda Berlin'de de Naziler karşı harekete geçmişlerdi. Plan gereğince Propaganda Bakanlığına gidip Goebbels'i tutuklaması gereken Yarbay Remer orada bir emir alıyordu: "Derhal Goebbels'in emrine giriniz. Führer' in emridir." Yarbayın duraksadığını gören Goebbels elinde tuttuğu telefon ahizesini Remer'e uzattı.

"Beni tanıdınız mı Yarbay Remer?"

"Evet Führer'im tanıdım."

"Yarbay Remer şimdi emirlerimi iyi dinleyin. Şu andan itibaren Berlin'de duruma siz hâkim olacaksınız tam yetkilisiniz. Generallere mareşallere bile emir verebilirsiniz. Karşı duranları acımadan temizleyiniz. Doğrudan doğruya Führer adına hareket edeceksiniz."

Yarbay Remer Goebbels'i tutuklamak için geldiği Propaganda Bakanlığından az sonra kendi arkadaşlarını yakalamak için harekete geçti. Goebbels'i tutuklamaya hazırlanan birliğine şu emri verdi:

"Hazır ol!.. İstikamet Savunma Bakanlığı!. İleri..."

Akşam saat sekize doğru Yarbay Remer'in askerleri Savunma Bakanlığını ele geçirmişlerdi. Çarpışmada ilk vurulan Albay Stauffenberg oldu. Sırtına bir kurşun saplanmıştı. Bu arada Fromm da hapsedildiği odadan çıkmış ve kumandayı yeniden ele almıştı. Alelacele bir Harp Divanı kuruldu. Komplocuların hemen hemen hepsi yakalanmıştı. General von Beck Fromm'a tabancasının kendisinde bırakılmasını istedi. Fromm:

"Peki işinizi kendi elinizle bitirecekseniz buyrun ama çabuk olun!." dedi. Fakat von Beck beynine yönelttiği namluyla hedefini bulamadı ve hafif yaralı olarak bir koltuğa yığıldı. Harp Divanı beş dakika sonra kararını General Fromm ağzından şöyle açıklıyordu :

"Führer adına karar veren Divan General Olbricht'i Kurmay Albay Mertz von Quirnheim'i Albay Stauffenberg'i ve Teğmen von Hasften'i idama mahkûm etmiştir..."

Von Beck eline verilen ikinci tabancayla da intihar edemeyince bir başkasının yardımıyla "işi bitirildi." İdama mahkûm edilenler hemen oracıkta Savunma Bakanlığının avlusunda kurşuna dizildiler.

Komplocuların Paris'teki lideri von Stulpnagel olaydan sonra intihar etmek istemiş fakat yalnızca gözleri kör olmuştu. Geri kalan sanıklarla birlikte yargılanarak 20 Ağustosta asıldı. Mahkemenin Başkanı ayrı bir âlemdi. Suikastçılara açıkça küfrediyor polis tarafından kemeri alınan ve sık sık pantolonunu çekiştirmek zorunda kalan komplocuların Hitler'in yerine devlet şefi olarak düşündükleri Von Vitzleben'e :

"Seni ahlâksız ihtiyar seni neden durmadan pantolonunu karıştırıyorsun!" diye bağırıyordu.

Von Stulpnagel intihar teşebbüsünden sonra hastanede yatarken :

"Rommel!. Rommel!.." diye sayıklamıştı.

İlk önce kimse suikast olayında Rommel'in de parmağı olacağına inanamamıştı. Çünkü suikasttan üç gün önce Mareşal Rommel 17 Temmuzda Kuzey Fransa'da otomobiline ateş açan bir İngiliz uçağı tarafından ağır yaralanmıştı. Gestapo soruşturmayı derinleştirince Mareşal Rommel'in de komplocularla birlik olduğunu ortaya çıkardı.

13 Ekim 1944 günü iyileşmeye yüz tutan Rommel Herrlingen'deki evinde dinlenirken Feldmareşal Keitel'den bir mektup aldı. Mektupta olaylar özetleniyor ve suçlamalar doğruysa şerefli bir insanın nasıl davranması gerektiğini Rommel'in bileceği ileri sürülüyordu.

Mektubu getiren subaylardan General Burgdorff Mareşal Rommel'e :

"Sayın Mareşalim gelirken bir kutu zehir getirdim. Ampul halinde.. Bunları kullanmak isterseniz Führer'in cenazenizin askerlik geçmişinize yaraşır ulusal bir tören olarak yapılacağına dair mesajını da size iletmekle görevliyim." dedi.

Rommel karısı ve çocuklarıyla vedalaştıktan sonra mareşal üniformasını giymiş olarak General Burgdorff ve General Maisel in yanma döndü. Daha sonra içinde General Maisel'in de bulunduğu bir otomobil Rommel'i yakındaki bir koruluğa götürdü. Burada General Maisel yanına şoförü de alarak Rommel'i otomobilde yalnız bıraktı. Geri döndüklerinde Mareşal Rommel can çekişiyordu. Hastaneye götürülürken de yolda öldü.

Yapılan resmi açıklamada Rommel'in kalp durması sonucu öldüğü bildiriliyordu. Goering Dönitz ve Jodl gibi Nazi ileri gelenleri bile Rommel'in gerçek ölüm sebebim bilmiyorlardı.

Rommel için parlak bir cenaze töreni düzenlendi. Ulm alanında yapılan törende Führer'in özel temsilcisi olarak konuşan Mareşal Rundstedt. Rommel'der "Alman Kumandanlarının en büyüklerinden biri olarak tarihe geçtiğini” söyledi.


*
Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:46 PM   #2 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Orlando Letelier Suikastı
------------------------------------
"Orlando Letelier'in karısı mısınız?" diye sordu telefondaki meçhul ses. "Evet" diye yanıtladı. "Hayır" dedi telefondaki "Siz Orlando Letelier'in dul karışısınız."

Bir hafta sonra 21 Eylül 1976'da CIA destekli Pinochet rejiminin önde gelen muhaliflerinden sürgündeki Şilili diplomat Orlando Letelier Washington'un bir sokağında otomobiline konan bir bombayla paramparça edildi. Patlamada Letelier'in Amerikalı yardımcısı Ronni Moffıt de öldü. Moffıt'in kurtulan kocası parçalanan otomobilden çıkar çıkmaz vahşetin sorumlusunun Şilili faşistler olduğunu haykırmaya başladı.

Moffıt'in kocası haklıydı; ancak o faşistlerin Washington'da güçlü dostları vardı. Bir FBI muhbiri suikast komplosunu önceden bildirmişti; ancak FBI Letelier'i korumak için hiçbir şey yapmadı. Bombalamadan sonra CIA Başkanı George Bush FBI'yaŞilililerin hiçbir şekilde olaya bulaşmadığını bildirdi. "CIA bundan emin" dedi Bush "Çünkü Şili gizli polisi DINA içinde CIA'nın çok sayıda güvenilir kaynağı var."

Gerçekte CIA DINA vurucu timinin ABD'de olduğunu ve Washington'a yöneldiğini biliyordu. CIA bombalamadan sonra suikastçılara ait kendi fotoğraf dosyalarını imha etti.


Arkasından CIA ve DINA Letelier'in kendisini şehit ilan etmek isteyen solcularca öldürüldüğü yolunda hikâyelerin basında yer etmesi çalışmasına başladılar.

FBI bir iki hafta içinde Letelier'in katillerini belirledi ancak birkaç yıl sonra CIA'nın örtüsü kalkıncaya kadar onları resmen suçlamadı. Örtü suikasttan bir ay sonra bir Küba uçağı bombalandığı ve içindeki 73 yolcusu öldürüldüğünde aralanmaya başladı. Uçağı bombalama eylemi Domuzlar Körfezi olayı ve JFK suikastıyla ilişkisi olan aynı zamanda CIA ile bağlantılı aşırı şiddet yanlısı Kübalı mültecilerce gerçekleştirmişti. Bu grup El Salvador ve Nikaragua'da da benzer eylemler yapmıştı.

Küba uçağı bombalanmasını soruşturanlar bu eylemle Letelier/Moffıt suikastının aynı toplantıda planlandığını saptadılar. Başka FBI ve CIA mensuplarının da katıldığı toplantıyı CIA ile uzun süredir bağlantısı olan bir kişi düzenlemişti.

CIA savunucuları Letelier'i öldürmekten hükümlü "eski" CIA ajanı Michael Townley ile iki Kübalı göçmenin CIA'nın emirleri doğrultusunda hareket ettiklerinin hiç kimse tarafından kanıtlanamayacağını iddia ederler. Ancak durum öyle idiyse CIA neden alelacele onları perdelemeye başladı?

Bu olay öylesine karmaşık bir hal aldı ki Şili Yüksek Mahkemesi Pinochet'den sonra 1991'de George Bush'a başvurarakmahkemede ifade vermeyi düşünüp düşünmediğini sordu. Tabii Bush'un bu daveti reddettiği konusunda bahse girebilirsiniz.


*
Alıntı

fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:47 PM   #3 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Karakin Pastırmacıyan Suikasti
--------------------------------------------

Etyranman ve Marie Pastırmacıyan'ın oğlu olan Karakin Efendi 9 Şubat 1873'de Erzurum'da dünyaya gelmiştir.Erzurum'da Sansaryan MektebiniFransa'da Ziraat Mektebini İtalya'da Cenova Ünivetsitesini bitirmiştir.Maden Mühendisi iken adaylığını koymuş ve 16 Kasım 1908'de 169 oy alarak Erzurum Mebusu seçilmiştir.1912'de yine Erzurum Mebusu seçilmiştir.Bir ara Meclis-i Mebusan İdare Amirliği görevindede bulunmuştur.

Ermeni Taşnak Komitesinin önde gelen şahsiyetlerindendi.Kilise için Ermeni Kilisesi Ermeni Milletinin kilise tarafından can verilen ruhunun yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur dedi.26 Ağustos 1896'da Pastırmacıyan liderliğndeki Taşnak Komitesine mensup 26 terörist çantalarında ve torbalarında bombalar ellerinde silahlarla İstanbul-Galata'daki Osmanlı Bankasını işgal ettiler.


Askerpolis ve halkın üzerine bomba ve kurşun yağdırmaları müslüman halkı ayağa kaldırdı.İstanbul'da Ermenilerle Müslümanlar birbirine girdiler 120 asker öldü25 asker yaralandı.Sivillerden kaç kişinin öldüğü ise tam olarak belirlenememiştir.Pastırmacıyan kafkasya ve oradanda Erzurum'a gitmek isterken Batum'da Rus makamları tarafından tutuklanır ve İstanbuldaki Rus sefaretinin ve Rusya'daki Osmanlı Büyük Elçiliğinin etkili teşebbüsleri sonucunda serbest bırakılır.1'nci Dünya savaşı çıkınca Rusya'ya kaçtı ve orada başına topladığı Ermeni Komitecilerle Osmanlı'ya savaş açtı.

Daha sonra Pastırmacıyan Tiflis'deki ermeni bürosuna yayınlattığı bildiride"Ermeniler dünyanın dört bir yanından gelip rus saflarına katılıyorRus bayrağı İstanbul ve Çankkale boğazlarında dalgalanacak gün gelecek Anadoluda tek türk kalmiyacak"dedi.Ruslar bölgede dört ermeni taburu oluşturmuşlardı.Bunların başında DroKeriAmazasp ve Antranik adlı ermeni generaller vardı.


Çete elemanları içinde rus ermenileri vardı.Rus Çarı 2'nci Nikolay Sibiryaya sürgüne gönderdiği ermenileri af edip Osmanlı topraklarına göndermişti.800 kişilik ve 600 kişilik ermeni çeteleri vardıhepsinin komutanlığını ise daha bir kaç yıl önce Meclis-i Mebusan'da görev yapan Mebus Karakin Pastırmacıyan yapıyordu.Kafkasya'da karşı cephelerde çarpıştığımızda yandaşları Pastırmacıyan'a"Armen Garo"(Ermeni Kahramanı)diyorlardı.


Pastırmacıyan kafkasya sınırında faaliyet halindeydi.Amerika'da yayınlanan ve Taşnakların fikirlerini propaganda eden Asparez gazetesi Pastırmacıyan'ın savaş meydanına gelmeden önce dini ayin yapıldığı sırada Terı ve Çeho ile birlikte çektirdiği fotoğrafı yayınlamıştır.1'nci Dünya Savaşında General Antranik ile baraber korkunç katliamlar yaptırmıştır.Osmanlı Devleti ile Rusya rasında savaş başlamasından sonra armen garo adıyla tanınan pastırmacıyan tero ile çeho tarafında silahlandırılmış bulunan ermeni gönüllülerinin başında osmanlı sınırına tecavüz etmiştir.Beyazit'in ruslar tarafından işgali sırasında yol üzerinde rastladığı bütün müslümanları katletmiştir.


Başına geçtiği Tero-Çeho komitesiyle türklere en adi ve acımasız işkenceler yaptırmış ve toplu şekilde öldürtmüştür.Ermeni komite şeflerinden Beyaz'li Süron ve Kargin ile birlikte 1200 kadar Ermeni'den oluşan bir çetenin başında Erzurum'da müslümanların oturduğu köylere gittilercenin halindeki çocukları analarının karınlarından çıkarmak için hamile kadınların karınlarını deştilerkadınların ırzına
geçtiler geri kalanlarınıda korkunç işkencelerden sonra öldürdüler.

Pastırmacıyan kafkasya ve erzurumu kan gölüne çevirmişerzurum kavak mahallesinde tam bir vahşet yaşaniyordu.Osmanlı 3'ncü Ordusundaki bütün ermeni askerler pastırmacıyanın emrine girdi.Kısa bir müddet sonra Müslüman köylerini yakıp-yıkmaya ve ele geçirdiği masum insanları kılıçtan geçirmeyemal ve eşyalarını yağma etmeye başladılar.


Rusya tarafına geçen ve rus kuvvetlerinin öncüsü olarak geri dönen Pastırmacıyan liderliğindeki ermeni çeteleri Nisan 1915'de Vanı işgal ettilervan'dan gelen haberlerin Türkler üzerindeki etkisi 1919'daki Yunanların İzmiri işgaline etkisi kadar derin oldu.


Teşkilat-ı Mahsusa'nın silahşörü Yakup Cemil Pastırmacıyanı vurmanın bir vatan borcu olduğunı söyledi ama İttihat ve Terakki Cemiyeti böyle bir karar almaya çekindi.Pastırmacıyan'ın Kafkasya ve Erzurum'da yaptığı zulüm Osmanlı İmparatorluğunu tedirgin edip yıkımın eşiğine getirmiştir.Bu gibi ayaklanmaları bastırmak için her türlü tedbiri almak tabiki Osmanlı Hükümeti'nin en tabii egemenlik hakkı olmuştur.

Karakin Pastırmacıyan
1916 yılında Teşkliat-ı Mahsusa'nın sadece şiddete tapan hiç bir toplumsal ahlak kaydıyla bağlı olmayan en yırtıcı adamı Kemahlı Değirmenci Halil Ağanın oğlu "Efsane Kahraman Aziz Ağa"tarafından Erzurum'da öldürülmüştür.Pastırmacıyanın öldürülmesi Osmanlı Hükümeti ve Müslüman halkı özelliklede erzurum halkını sevince boğarken ermeni halkını ise yasa boğmuştur.Kafkasya Ermenistan Cumhuriyetinde Başbakan ***nnes Kocaznoni tarafından üç gün yas ilan edilmiştir.

*

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:48 PM   #4 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Robert Kennedy Suikastı
-----------------------------------

JFK suikastında komplo olup olmadığı hakkında yüzlerce kitap yazıldı. Kardeşi Senatör Robert Kennedy'nin öldürülmesindeki komplo tek cümlede özetlenebilir:


Los Angeles Adli Tıbbı'nın raporu RFK'nin arkadan açılan yaylım ateşle öldürüldüğünü belirtiyor. Oysasuikastla suçlanan Sirhan Sirhan'ın Kennedy'nin en az bir buçuk metre önünde olduğunda herkes hemfikir.

RFK cinayetine CIA'nın karıştığına ilişkin çok sayıda kanıt bulunuyor. Bir kere ikinci bir tetikçinin kesinlikle var olduğu açık olmasına karşın Los Angeles Emniyeti'nin özel görev ekibi soruşturmayı Sirhan'ın tek katil olduğunu kanıtlayacak şekilde yürüttü. Tanıkların aklı karıştırıldı kanıtlar yok edildi mantıken şüpheli olan kişiler sorgulanmadı.

Özel görev ekibinin iki üyesinin CIA'yla uzun süreden beri bağlantısı vardı ve olayın komplo olduğunu ileri süren tanıkların gözünü korkutmakta oldukça gayretliydiler. Tanıklardan herhangi biri ifadesinde cinayet yerinden "Onu vurduk" diye bağırarak kaçarken görülen iri puanlı elbise giymiş ünlü kıza geldiğinde bu ikisi küplere biniyordu. Tanık ifadelerindeki bu kıza ilişkin sözlerin yok edilmesini kesin olarak sağladılar.

Üstünkörü sorgulanan bir başka aşikâr şüpheli de cinayetten önceki günlerde Sirhan'la birlikte görülen Rahip Jerry Owen'di. Owen JFK suikastına kansan mafya kuryesi Edgar Bradley'yi tanıdığını kabul etti. Dealey Plaza'da yakalanan fakat herhangi bir suçlama yöneltilmeden serbest bırakılan Bradley'in JFK davasının önemli isimleriyle bağlantısı olduğu anlaşıldı.

Bir de CIA'nın beyin kontrol deneylerinde yer alan hipnoz uzmanı Dr. William Bryan Jr. var. Bryan hipnoza aşırı ölçüde duyarlı Sirhan'ın da aralarında bulunduğu ünlü denekler üzerinde çalıştığını övünerek anlatmaktan hoşlanıyordu. Bryan'ın bir başka ünlü hastası olan "Boston Canavarı" da anlaşılmaz bir şekilde Sirhan'ın günlüğünde yer alıyordu.


Sirhan günlüğünde RFK'ye ateş ettiğini hatırlamadığını kaydediyor ki gerçeği söylüyor gibi görünüyor. Görgü tanıkları cinayet sırasında Sirhan'ın bir tür trans durumunda olduğunu belirtiyorlar.

RFK'nin tam arkasında durduğunu ve silahını çektiğini kabul eden koruma görevlisi Thane Cesar'a da çok dikkat çekmek gerekiyor. Cesar'ın hem aşırı sağcı gruplarla hem mafyayla ve hem de CIA ile bağlantıları vardı.

Son olarak bir zamanlar CIA görevlisi olan Robert Morrow yazdığı kitapta İran gizli servisi SAVAK'ın bir ajanının RFK'yi öldürmek için parayla tutulduğunu iddia ediyor.


*
Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:49 PM   #5 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Mustafa Kemal Atatürk’e Suikast Girişimi
---------------------------------------------

Giritli Motorcu Şevki'nin 15 Haziran 1926 günü İzmir Valiliğine yaptığı bir ihbarla ortaya çıkarılan Mustafa Kemal'e suikast olayının yeni kurulan cumhuriyette bir iktidar savaşı olduğu bellidir. İktidarı elinde bulunduran kadro kendisine rakip olarak gördüğü bir diğer kadroyu tasfiye etmek için bu olayı kullanmıştır. Dolayısıyla bu tuhaf davanın sanıkları durumuna sokulan ünlü şahsiyetlerin milli mücadelenin önde gelen paşalarının başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir!

Sonuçta çoğu İttihatçı olan 18 kişi idam edilirken Mustafa Kemal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü dışında milli mücadeleyi yürüten askeri liderlerin hemen tümü şaibeli hale getirilmiştir. Hukuksal olarak nasıl bir skandal veya fiyaskonun cereyan ettiği ise olayın üzerinden sekiz ay geçtikten sonra bizzat Mustafa Kemal tarafından itiraf edilecektir.

Şevki'nin ihbarı sonucunda 15 Haziran akşamı İzmir'de ve İstanbul'da yapılan tutuklamalarla yakalanan Ziya Hurşit Çopur Hilmi Gürcü Yusuf Laz İsmail gibi kişilerin verdiği ifadelerin yanı sıra yakalanan silahlar ve bazı diğer kanıtlardan Mustafa Kemal'in İzmir'i ziyareti sırasında Kemeraltı'nda bir suikast teşebbüsü olacağı söylenebilir.

Ama Enver Paşa'nın adamı olarak bilinen Hacı Sami ve İttihat ve Terakki'nin Teşkilat-ı Mahsusası'nın kurucularından Kuşçubaşı Eşref'den yurtdışında bulunan Çerkez Ethem'e kadar birçok kişiyle bağlantısı olduğu ileri sürülen olayın karanlıkta kalan yanları açığa çıkarılan yanlarından daha fazladır.

Tabii bütün bu kargaşa içinde asıl önemli olan tam bir yıl önce Haziran 1925'te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda yer alan paşaların olaya dahil edilmeleri ve tutuklanarak idam talebiyle İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmalarıdır. Çok değil daha birkaç yıl önce gerçekleştirilen milli mücadelenin kahramanları birdenbire cumhurbaşkanına suikast düzenlemeye kalkışacak kadar iktidar hırsından gözleri bir şeyi görmeyen caniler haline gelivereceklerdir!

Kasım 1924'de Kazım Karabekir'in başkanlığında kurulan ve Rauf Orbay Ali Fuat Cebesoy Refet Bele Cafer Tayyar Eğilmez Mersinli Cemal Paşa gibi ünlü komutanların da yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Haziran 1925'te hükümetin aldığı bir kararla kapatılmıştı. Ama İttihat ve Terakki'nin nasıl bir örgüt olduğunu iyi bilen Mustafa Kemal Paşa açısından bu defter tam anlamıyla kapanmamıştı.

İktidar savaşı şu veya bu şekilde devam edecekti. Bu duruma hazırlıklı olmak ve gerektiğinde hiç tereddütsüz ve acımasız bir şekilde hareket etmek zorunluydu. İşte İzmir suikastı davası bu bağlamda bir anlam taşımaktadır.

Mustafa Kemal'e yönelik bir suikast hazırlığından haberi olan hükümetin olayı denetimi altında tuttuğu ve suikastçıların içine de kendi adamı olan emekli jandarma yüzbaşısı Sarı Efe Edip'i soktuğu mahkeme sırasında paşalar tarafından ileri sürüldü. Ama üzerine gidilemediği için kanıtlanamadı. Ancak olayın bu çerçevede geliştiğini gösteren çeşitli işaretler vardır.

İzmir'de yakalanan tetikçilerin ardından İstanbul'da Bristol Oteli'nde yakalanan Sarı Efe Edip İstanbul Polis Müdürü Ekrem Bey'e verdiği ifadede suikastın "Terakkiperver Fırkası Umumi Heyeti tarafından kararlaştırıldığını" söyleyince İzmir'de bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Ankara'daki Başbakan İsmet Paşa'ya bütün Terakkiperver paşalarının yani Kazım Karabekir Ali Fuat Cebesoy Refet Bele Cafer Tayyar Eğilmez Rüştü Paşa Mersinli Cemal Paşa'nın tutuklanmasını ve yargılanmak üzere İzmir İstiklal Mahkemesine gönderilmesini isteyecektir. (Rauf Orbay o sırada yurtdışında olduğu için daha sonra gıyabında Ankara'da yargılanacak ve 10 yıl hapis cezasına çarptırılacaktır.)

Ancak İsmet Paşa durumdan çok emin değildir ve ortada ciddi bir kanıt olmadan hepsi de mebus olan ve milli mücadelenin önderliğini yapmış bu şahsiyetlerin tutuklanmasının bir skandal olacağını düşünmektedir. Nitekim Kazım Karabekir 18 Haziranda tutuklanmış ama Başbakan İsmet Paşa'nın müdahalesiyle hemen serbest bırakılmıştır. İçişleri Bakanı Recep Peker bu durumu bir telgrafla Mustafa Kemal'e ihbar edecek ve bunun üzerine İzmir İstiklal Mahkemesinin Başbakan İsmet Paşa için de tutuklama kararı çıkardığı söylenecektir ama bu da kanıtlanmış değildir.

İzmir ve Ankara arasında karşılıklı telgraflarla durum açıklığa kavuşamayıp İsmet Paşa yeterince ikna olmayınca kalkar İzmir'e gider. Orada Mustafa Kemal ve mahkeme heyetiyle yüz yüze yaptığı görüşmeler sonucunda ikna edilecek ve böylece paşaların hepsi tutuklanarak İzmir'e gönderileceklerdir.

Elbette bütün ülke ve dünya şaşkın bir şekilde olayı izlemektedir ve sadece bir kişinin sanık paşaların "hükümet ajanı" olduğunu örtülü ödenekten para aldığını söyledikleri birinin verdiği saçma bir ifade nedeniyle tutuklanmışlardır. Saçma çünkü cumhurbaşkanına suikast düzenlenmesi gibi bir eylemin kapatılmış bir partinin "umumi heyeti" tarafından kararlaştırılması aklın alacağı bir iş değildir.

Sonuçta İzmir'de Elhamra Sineması salonunda yapılan İstiklal Mahkemesi duruşmalarında celladın ipini boyunlarında hisseden paşalar mümkün olduğunca durumu açıklığa kavuşturmaya çalışırlar. İp boyunlarındadır çünkü İstiklal Mahkemeleri neredeyse önüne gelene idam cezası vermekle ünlüdür. Bu kadar uydurma bir gerekçeyle tutuklanıp mahkemeye çıkarıldıklarına göre aynı şekilde idam cezasına çarptırılmaları ve hemen infaz edilmeleri işten bile değildir.

Mahkeme çok hızlı bir şekilde çalışarak davayı en kısa sürede sonuçlandırmak istemektedir. Gerek Kazım Karabekir gerekse Ali Fuat Cebesoy Sarı Efe Edip'in Meclis Başkanı Kazım Paşa'nın yakını olduğunu hatta Ankara'ya geldiğinde onun evinde kaldığını bu tertibin içine hükümet tarafından ajan olarak sokulduğunu anlatırlar ve kendilerinin olayla bir ilgilerinin olmadığını belirtirler.

13 Temmuzda Kel Ali başkanlığındaki mahkeme kararını açıkladığında verdiği 13 idam cezası arasında tetikçilerin yanı sıra suikastın örgütleyicileri olarak adı geçen İzmit mebusu Şükrü Rüştü Paşa Eskişehir mebusu ve Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı Miralay Arif Saruhan mebusu Abidin Sivas mebusu Halis Turgut gibi isimler de vardır ancak Terakkiperver paşalar beraat etmişlerdir.

Mahkeme Terakkiperver Fırka içinde gizli bir örgütün Cumhurbaşkanım öldürerek yönetime el koymak istediği kararına varmıştır ancak paşaların bununla ilişkisi kurulamamıştır.

Sarı Efe Edip de beklemediği idam cezası karşısında şaşıracak ve "Bu kararda benim hizmetim nazara alınmadı" diyecektir ama mahkeme başkanı Kel Ali tarafından "Hizmetiniz elbette nazara alınacaktır" diye susturulacaktır. Ali Fuat Paşa hatıralarında Sarı Efe Edip'in hükümet ajanı olmasına rağmen idam edilişini "Bu hizmet esnasında yanlış bir hareketine yahut başka bir sebebe bağlıdır" diye yazacaktır.

Sonuçta paşalar boyunlarını cellatın ipinden kurtaracaklar ama siyasi hayatları da bitmiş olacaktır. Hukuki olarak ortada ciddi hiçbir şey yoktur ama beraat etmiş de olsalar Mustafa Kemal'e suikast davasından yargılanmış olmaları siyasette artık bir rol üstlenememeleri için yeterlidir. Nitekim bazıları ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra tekrar siyasetle ilgilenecekler ve mebus olabileceklerdir.

Bu davadan sekiz ay kadar sonra Mart 1927'de bir akşam Çankaya'daki sofrasında ağırladığı çocukluk arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'a Mustafa Kemal itirafta bulunup şöyle diyecektir: "Paşaları senin hatırın için affettirdim." Harbiye'den atılmaktan Ali Fuat'ın babası İsmail Paşa sayesinde kurtulan Mustafa Kemal bu sözlerinde herhalde samimidir ama aslında bu sözler aynı zamanda büyük bir fiyaskonun da itirafı değil midir?





*
Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:50 PM   #6 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Hz. Ömer Suikastı
--------------------

Hz. Ömer SuikastıBizans İmparatoru Heraclius (Ermeni asıllı ve Heraclius Hanedanının kurucusu olan I. Heraclius; 610-641 yıllan arasında Bizans imparatorluğu tahtında oturmuştur.) yüz çizgileri gerilmiş sinirden titriyor karşısında süklüm püklüm duran Prens Tomas'a bağırıyordu:

"Anlamıyorum Tomas ne oluyor?.. Urfa İskenderun ve Antakya'yı verdik fakat bu da yetmedi. Şimdi de Suriye elden gidiyor!.. Senden en küçük bir başarı ve karşı koyma haberi yok. Şam kalesi bile düştü düşecek!.. Şimdi de sıra Kudüs'e mi geldi?.. Bütün bu yenilgilerinizin gerçek nedenlerini anlayamıyorum."

Prens Tomas üzgünlüğünü belirten bir sesle imparatora şöyle karşılık verdi:

"Haklısınız efendimiz... Ama son bir kozum daha var. Eğer izin verirseniz bunu da denemek istiyorum... Belki de bu davranışımı iyi karşılamayacaksınız. Çünkü planımın içinde Kutsal Kitapların da rolü olacak..."

İmparator Heraclius:

"Söyleyin bakalım Prens Tomas.. Oyununuzu ben de merak ettim" dedi.

Prens Tomas savaşta uygulayacağı planını anlatmaya başladı:

"Ellerine kutsal kitapları almış rahipleri askerlerimin önünde yürüteceğim. İslâm kuvvetleriyle hiç cenge çıkmamış ve maneviyatları bozulmamış genç kumandanları da savaşa sürdüreceğim."

İmparator elini Prens Tomas'ın omzuna koydu ve bu savaş planını beğendiğini belirterek:

"Güzel... güzel... Sonucunda başarı elde edilebilecek bir düşünce bu. Niçin bunu daha önce uygulama yoluna gitmedin?.. Tanrı yardımcın olsun."

Ne var ki bu gülünç savaş oyunu gerekli sonucu sağlamamış Hıristiyanlık dünyasının kutsal şehri Kudüs deher an İslâm ordularının eline düşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. (Tarihler Kudüs'ü kuşatan İslâm ordularının komutanı konusunda değişik adlar ileri sürmektedirler. Değişik kaynaklar Halid bin Velid Amr Ibnül As Ubu Ubeyde ve Halid bin Sabit'i Kudüs'ü kuşatan birliklerin başında gösterirler. Bu karışıklığınKudüs'ün savaş yapmadan ele geçirilmesinden doğduğu ileri sürülebilir.)

Kudüs halkının tek umudu. Patrik Sofronius'a bağlanmıştı. Onun çevresinde toplanmış çıkar yolun ne olduğu konusunda kendisinden bilgi istiyorlardı. Sofronius'a:

"Muhterem Patrik Hazretleri biz kutsal dinimizin başkentini vermek istemiyoruz. Bunun için elimizden gelen son çarede birleştik. Bu kutsal kenti teslim etmektense düşmanla çarpışa çarpışa Kudüs'ü yerle bir eder ve İslâm ordularına bir yıkıntı halinde bırakırız... Sizin bu konudaki düşüncenizi öğrenmek istiyoruz." dediler.

Patrik kendilerine şu karşılığı verdi: "Ben sizden çok ayrı düşünmekteyim. Bana bu gücü veren de elimde Halife'nin kendi eliyle yazdığı ahitnamenin (Anlaşma şartlarını kapsayan belge ya da resmi kâğıt) bulunmasıdır. Bu bana güven veriyor. Halife bu ahitnamede cana mala ve ırza dokunmayacağına dair Tanrı katında yemin etmektedir. Hem de dini inanışlarımıza ve kiliseye gitmemize engel olmayacağını da bildirmektedir.."


Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Patrik Sofronius'un da etkisiyle Kudüs halkı şu karara vardı; Halife Hz. Ömer gelirse şehri ona teslim edeceklerdi.

Halife Hz. Ömer Kudüs'ü teslim almak üzere Medine'den yola çıkmıştı. Develere binmiş bedeviler de arkası sıra geliyorlardı. Geçtikleri yol üzerindeki köy kasaba ve kent halkları Halife'ye büyük sevgi gösterilerinde bulunuyorlardı.

Yol boyunca karşılamaya çıkanlar gelecek Halife birliklerinin göz kamaştırıcı ve olağanüstü görünümlerini düşlerken giyim ve kuşamları birbirine benzeyen iki kişinin yanlarındaki bir deveyle önlerinden geçtiklerini gördüler. Yoksul görünüşlü bu iki kişi deveye nöbetleşe binerek yol alıyorlardı.

Yol boyunca birikenler bu yoksul kılıklı iki kişinin kimliklerini öğrendiklerinde şaşırıp kaldılar. Çünkü bunlardan biri. Hazret-i Ömer bin Hattab ötekiyse kölesiydi.

Kudüs surları görününce kumandanlarından Ebu Ubeyde Halife Hz. Ömer'in yanına gelerek:

"Ya Ömer-ül Faruk...(Faruk: Arapça "doğruyu eğriden ayıran" anlamına) Elbiseleriniz biraz eski ve yamalı. Kudüs'e girmek için seçtiğiniz binek hayvanınız da cins değil. Bunları değiştirip size ve Halife'ye yaraşır elbiseler giyseniz nasıl olur?"

Hz. Ömer bu sözler üzerine kaşlarını çatıp ağır ağır şu karşılığı verdi:

"Bilirsin ki bizde ad ün onur ve mevkiden yana ne varsa tümü de İslama aittir. Kişiliğimize gelince; ona sadelik daha çok yaraşır!.. Elbiselerin kişiye ün ve onur kazandırdığını nerede gördün? Eğer öyle olsaydı; şu karşımızdaki süslu ve gösterişli elbiseler içindeki kumandanlar çıplak ayaklarımızın karşısında emir kulu bulunmazlardı!.."

Kale kapısı açılmış Kudüs şehrinin içine doğru uzanan anayolda Hıristiyan dininin ileri gelenleri başlarında Patrik Sofronius olmak üzere Hz. Ömer'i karşılamak için sıralanmışlardı.

Önde üç atlı ilerliyordu. Ortadakinde sade ve yamalı elbiseler içinde Halife Hz. Ömer sağ ve solunda kumandanları Halid bin Velid'le Ebu Ubeyde vardı. Onların arkasında da Amr Ibnül As Şurabil ve Bilâl-i Habeşi geliyordu. En arkada da askerler düzenli sıralar halinde yürüyorlardı...

Ömer bir ara Bilâl-i Habeşi'nin yanına giderek: "Ya Bilâl!.. Tanrı'mızın bize lütfuna ihsanına ölçü yok!. Bu kutsal şehre girdiğimiz şu sıra namaz vaktidir. Mübarek ezan-ı Muhammedi'yi senden dinlesek nasıl olur?.."

Bilâl-i Habeşi Süleyman mabedinin karşısına düşen yüksek kale burcuna çıktı ve az sonra da Kudüs'te ilk olarak ezan sesi işitildi...

Namaz çağrısı işitilince Patrik Sofronius cemaati "Bâsübâdelmevt / ölümden sonra diriliş" adlı kiliseye götürerek ibadetlerini burada yapabileceklerini söyledi.

Kiliseye giren Halife Hz. Ömer içerisinin tapınmakta olan Hıristiyanlarla dolu olduğunu görünce Patrik Sofronius'a dönerek:

"Görüyorsunuz ki biz cemaat halinde namaz kılarsak bunların ibadetine engel olacağız. Sonra kumandanlarım ve askerlerim kilisenin camiye çevrildiğini sanırlar. Buraya bir cami gözüyle bakarlar. Bu da ahitnamemize aykırı düşer!.. Biz namazımızı kilise dışında da kılabiliriz. İlginize teşekkür ederiz..." dedi.

Kudüs 637 yılında böylece Müslümanların eline geçmiş oldu. (Kudüs'ün Müslümanların eline geçtiği tarih konusunda birlik yoktur. Bazı kaynaklar Kudüs'ün Fethini M.S. 638 olarak gösterirler. Taberi'ye göre Kudüs 637'de alınmıştır.

Aradan yedi yıl geçmişti. 644 yılında Hz. Ömer Medine'de mescitte sabah namazını kıldırıyordu. Tam bu sırada Ebu Lülüe Feyruz adında bir köle elinde bir hançerle cemaat içine daldı ve Halife Hz. Ömer'i secdedeyken altı yerinden yarala[KÜFÜR YOK] yere serdi. Kaçmasını önlemek isteyen altı kişiyi daha yaralayıp mescitten dışarı çıktı.

Dışarıda nöbet beklemekte olan Beni Esed kabilesinden bir cenkçi Ebu Lülüe Feyruz'un arkasından okunu fırlattı. Ok suikastçının tam başına saplandı. Zehirli okun girmesiyle de Ebu Lülüe Feyruz olduğu yere yığılıp can verdi...

Hz. Ömer'i vuran Ebu Lülüe Feyruz'un dini ve ırkı konusu da karışıktır. Bir söylentiye göre Halid bin Velid'in Yahudiden dönme kölesiydi. Başka kaynaklar da onu Hıristiyan ya da Zerdüşt dinine bağlı olarak gösterirler. Suikast konusundaki söylentilerden biri şudur: Küfe Valisi Mugayre ibni Sa'be Ebu Lülüe Feyruz'un kızını kaçırtmış ve bedevi şeyhlerinden birisine armağan etmişti. Ebu Lülüe bu durumu bildirmek ve kızını geri almak için Hz. Ömer'e baş vurmuş fakat gereken ilgiyi görmemişti. Bunun üzerine bir sabah namazında onu daha sonra ölümüne yol açacak biçimde hançerle ağır yaralamıştı.

Hazreti Ömer'i hemen evine taşıdılar. Aceleyle bulunan bir cerrah karnındaki yaraları dikti. Yaraların iyileşmesi için Hz. Ömer'in hiç kıpırdamadan yatması gerekiyordu.

Halife Ömer oğlu Abdullah'ı yanına çağırttı ve ona vasiyetini bildirdi:

"Cenaze namazını kılındıktan sonra Hz. Ayşe'ye (Hz. Muhammet'in üçüncü eşi.) git benim Revza-i Mutahhara'ya (Hz. Muhammet'in Medine'deki mezarına verilen ad) gömülmem için izin al!" dedi ve sonra cerraha dönerek:

"Şimdi namaz vakti yaklaşıyor Abdest almaya kalksam ne olur?.." diye sordu. Cerrah büyük bir kaygı ve telâşla karşılık verdi:

"Ya Emir-ül Müminin! Sakın böyle bir davranışta bulunmayınız yerinizden kımıldarsanız dikişler hemen sökülür Tanrı korusun büyük felâket olur!"

Hz. Ömer gülümseyerek:

"Namazımı bırakmaktansa karnım yarılsın daha iyi." dedi ve yattığı yerden doğrulmak istedi...

Acı bir haykırış duyuldu... Hepsi o kadar...

Babasının soğuyan ellerini avuçlarında ısıtmaya çalışan Abdullah göz yaşlarını tutamadı. Bir sahabi (Hz. Muhammet'in görüp konuştuğu yakınları. Çoğulu Sahabe’dir) onu kıyıya çekerek şu ayet-i kerimeyi söyledi:

"İnna Lillâhi ve inna ileyhi raciûn ."

*
Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:51 PM   #7 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Hz. Osman Suikastı
----------------------------

Hz. Osman Suikastı Hz. Muhammet bir gün evinde yatak kıyafetiyle oturmuş az önce kendisini ziyarete gelen Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'le konuşuyordu. Bir süre sonra kapı çalınmış ve kendisine Hz. Osman'ın geldiği bildirilmişti

Hz. Osman'ın geldiğini öğrenen Hz. Muhammet hemen başka bir odaya geçerek üzerindeki geceliği çıkarmış elbiselerini giymişti. Hz. Muhammet'in bu davranışını gören Hz. Ayşe elbiselerini neden giydiğini sormuş ve şu karşılığı atmıştı:

"Osman'dan melekler utanır ben nasıl utanmam!..)"

Ne acıdır ki Hz. Muhammet'in böylesine saygısını kazanan bu büyük adam öldürmesini bilmediği içinkendisine baş kaldıranlar tarafından vahşice öldürülecekti...

Hz. Osman Hicret'ten 47 yıl önce bugünkü tarihle 575'te Mekke'de dünyaya gelmişti. Mekke'nin soylu Kureyş ailesindendi O tarihlerde Kureyşliler birçok kollara ayrılmışlardı. Bunların en önemlileri Hz. Muhammet'in de bağlı bulunduğu Haşimiler öbürü Hz. Osman'ın soyu olan Emevilerdi. Bu iki aile Mekke'yi birlikte yönetiyordu.

Hz. Osman Müslümanlığı kabul ettiğinde 34 yaşındaydı. Müslüman olduktan sonra Hz. Muhammet'in büyük kızı Rukiye'yle evlenmişti. Fakat Rukiye amansız bir hastalık sonucu ölünce Hz. Muhammet bu sefer küçük kızı Ümmü Gülsüm'ü aralarındaki akrabalık bozulmasın diye Hz. Osman'a verdi. Böylece Hz. Osman iki kere peygamber damadı oldu. Bundan ötürü de kendisine "İki Nur Sahibi" anlamına gelen "Zinnureyn" deniliyordu.

Hz. Osman yumuşak başlı dürüst son derece dinine bağlı bir kimseydi. İnsan sevgisi ve acıma duygusu onun en büyük özelliklerindendi... Hz. Muhammet'i içtenlikle sever. Onun uğrunda hiç bir fedakârlıktan kaçınmazdı. Etkili bir konuşmacıydı. Kur'an-ı Kerim'in kitap haline getirilmesinde olduğu kadar Müslümanlığın yayılmasında da büyük çaba göstermiş ve başarı sağlamıştı.

Hz. Osman'ın Halifeliği zamanında İslâm Devleti Orta Asya'dan Atlas Okyanusuna kadar uzanıyor; İranAzerbaycan Irak Suriye Filistin ve Mısır'ı içine alıyordu. Bütün bu ülkeler Basra Küfe Şam ve Mısır Valilikleri tarafından yönetilirdi.

Onun amacı Hz Ömer'den devraldığı bu büyük İslâm devletinin sınırları içindeki değişik ırk dil ve dindeki toplumları birbirleriyle kaynaştırmak ileri ve uygar bir yönetim kurmaktı. Bunda başarı kazanmış Hz. Ömer'in yerini tam anlamıyla doldurmuştu.


On iki yıllık Halifeliğinin ilk altı yılı tam bir güvenlik ve düzen içinde geçmişti. Ülkede eksiksiz bir denetim kurulmuş tarım ve ticaret alanlarında büyük atılımlar yapılmıştı. Ne var ki varlıkları çoğaldıkça Müslümanlar yaşadıkları gösterişsiz ve yalın hayattan uzaklaşıp dünya zevk ve nimetlerinden yararlanmak için günlerini gün etmeye bakıyorlardı.

Hz. Muhammet bir konuşma sırasında rekabet ve kin duygusunun varlıkla birlikte geleceğini bildirmişti. Gerçekten de öyle olmuştu; aralarına çıkar ayrılıkları girdikçe Müslümanların birliği bozuluyor eski içtenlik ve gerçek dostluk hiç bir yerde görülmez oluyordu. Artık Müslümanlar da Bizanslılar -ve İranlılar gibi saraylarda oturuyor değerli kumaşlardan elbiseler giyiyorlardı. Hz. Muhammet'in döneminde yaşamış olanlar yaşlanmışlardı. Onların yerine geçen yeni kuşak eskilerin ülkülerine bağlılığından yoksundu. Madde ve çıkar onlara daha çekici geliyordu.

Öte yandan Kureyş'in iki kolu olan Haşimilerle Emeviler birbirlerine düşman kesilmişlerdi. Emeviler Hz. Osman'la olan yakın akrabalıklarından yararlanıp bütün yüksek memurlukları ellerine geçirmişlerdi. Bu durumdan en çok Haşimiler yakınıyorlardı.

Bu Sıralarda Mısır'dan birkaç kişi Medine'ye gelerek Hz. Osman'a Vali Abdullah bin Sa'd'ı şikâyet ettiler. Halife Hz. Osman Vali'yi azarlayan bir mektup yazdı. Gelenler mektubu Vali'ye ilettiklerinde Abdullah bin Sa'd Halife'nin buyruklarına boyun eğeceği yerde onları dövdürdü. Dahası şikâyetçilerden biri dayak sırasında öldü. Bu olay genel hoşnutsuzluğun su üzerine çıkmasına ve birtakım ayaklanma girişimlerine yol açtı.

Ayaklananlar Basra Küfe ve Mısır üzerinden Medine'ye doğru üç ayrı koldan yürüyüşe geçtiler. AncakMedine'de Hz. Osman'ı tutanların bir ordu topladıklarını işitince kentin yakınlarında konakladılar. Gelenler 600 kişiydiler. Duydukları bu haberin doğruluğunu öğrenmek için Medine'ye birkaç kişilik bir kurul gönderdiler. Bunlar Medine'de Hz. Ali Talha ve Zübeyr'den başka Hz. Muhammet'in eşleri ve kentin ileri gelenleriyle görüştüler. Hac amacıyla geldiklerini ayrıca halka kötü davranan memurların görevlerinden alınmaları için başvuracaklarını arkadaşlarının da Medine'ye girmelerine izin verilmesini söylüyorlardı. Talha ve Zübeyr söylenenlere inanmadılar. Ayaklananlar kötü amaçlarının ortaya çıktığını görünce Medine'nin dışında bekleyen arkadaşlarının yanına döndüler.

Aralarında yeniden bir görüşme yaptıktan sonra Mısırlıların Hz. Ali'ye. Basralıların Talha'ya ve Kulelilerin ise Zübeyr'e baş vurarak kabul ederlerse Hz. Osman'ın yerine kendilerini Halife seçeceklerini söyleme kararını aldılar. Teklif aynı anda üçüne birden yapılacak ve onların iktidar tutkuları kamçılanarak düşmanlarını parçalayıp güçsüz düşüreceklerdi.

Hz. Ali olup bitenlerden kuşkulandığı için Medine'de asker toplamış oğulları Hasan ve Hüseyin'i de Hz. Osman'ı korumakla görevlendirmişti. Kendisi de Medine dışında karargâh kurmuştu. Burada Mısırlıların.temsilcileriyle görüşen Hz. Ali teklifi öğrenince öfkelendi hepsini kovdu. Öteki asi kurulları da Talha ve Zübeyr'den aynı karşılığı alınca gidiyormuş gibi yaptılar. Bunun üzerine Hz. Ali askerleriyle Medine'ye döndü.

Fakat ayaklananlar birdenbire geri dönerek saldırıya geçmişler ve güvenlik tedbirlerinin kaldırıldığı Medine'ye girmişlerdi. Kendilerine karşı koyanların öldürüleceğini halka hiç bir kötülüklerinin dokunmayacağını açıklayan isyancılar Hz. Osman'ın gönderdiği kişilerin öğütlerini dinlemediler. Daha sonra Medine'nin ileri gelen kişileriyle ayaklananların yanına giden Hz. Ali:

"Gitmeye karar vermişken niçin geri döndünüz?" diye sordu.

İsyancılar Hz. Ali'ye amaçlarının Hz. Osman'ı Halife'likten düşürmek olduğunu söylediler. Hz. Osman'ı tutanlarisyancılarla çarpışmak için ondan izin istediler. Fakat Hz. Osman kendisinin yüzünden Müslüman kanı akıtmasından yana olmadığından onlara bu izni vermedi.

İsyancılar Medine'ye yerleşmişlerdi. Hz. Osman ise. sanki hiç bir şey olmamış gibi imamlık görevine devam ediyordu. Ona karşı olanlar da arkasında namaz kılıyorlardı. Bir cuma namazında Hz. Osman minberdenisyancılara seslenerek:

"Sizler lanetlenmiş kişilersiniz. Gelin asilikten vazgeçin lanetlenmiş olmayın!.." dedi. Camide bulunanlardan birkaç kişi de onun bu sözlerini onayladılar. Buna çok kızan asiler halkı taşa tuttular. Atılan taşlardan biri de Hz. Osman'ın başına geldi ve bayılmasına yo! açtı.

Vilâyetlerde Medine'deki karışıklıklar öğrenilince Hz. Osman'ı kurtarmak için hazırlıklar başladı. Şam'danKûfe'den ve Basra'dan ona bağlı birlikler hızla Medine'ye doğru ilerlemeye başladılar. Tehlike içinde olduklarını anlayan isyancılar işi çabucak bitirmek için Hz. Osman'ı öldürmeye karar verdiler.

Hz. Ali isyancıların kararını öğrenince oğulları Hasan ve Hüseyin'i yeniden Hz. Osman'ı korumakla görevlendirdi. Talha Zübeyr ve öteki seçkin kişiler de oğullarını Hz. Osman'ın yanına gönderdiler öte yandan isyancıların Hz. Osman'ı öldürmeye iyice kararlı olduklarını gören Hz. Ali onlara:

"Kılıçlarınızı sıyırmayın; sıyırırsanız bir daha kınına koyamazsınız! Unutmayınız ki Medine'yi koruyan meleklerdir. Eğer onu öldürürseniz melekler Medine'yi bırakıp giderler! Bir Halife öldürülürce 30 bin insan öldürülmüş sayılır." diye onlara öğüt verdi fakat bu sözlerinin bir etkisi olmadı.

İsyancılar bir gün saldırıya geçip Hz. Osman'ın evini ok yağmuruna tuttular. Atılan oklardan Hz. Ali'nin oğlu Hasan'la Talha'nın oğlu Muhammet yaralandı. İsyancılar ok atarak bir sonuç alamayacaklarını anlayıncabitişik evin duvarını delerek Hz. Osman'ın evine girdiler.

Bu sıralarda Hz. Osman 82 yaşındaydı. Bir gece önce düşünde Hz. Muhammet'i görmüş ve Peygamber ona:

"Yarın akşam iftarı bizim yanımızda yapacaksın..." demişti.

Delik duvardan içeri giren isyancılar Hz. Osman'ı oruçlu ağzıyla Kur'an-ı Kerim okurken buldular. Muhammet bin Ebubekir Hz. Osman'ın sakalından tutarak:

"Şimdi seni elimden hiç kimse alamaz!.." diye bağırdı.

Hz. Osman Muhammet bin Ebubekir'in yüzüne bakarak yavaş bir sesle:

"Baban bu halini görse ne kadar utanır ne kadar üzülürdü..." deyince Ebubekir utancından kaçtı. Geriye kalan üç suikastçıdan biri kılıcını çekerek Hz. Osman'a doğru salladı. Eşinin yanında bulunan Naile Hatun Hz. Osman'ı korumak için kollarını siper etmek isteyince parmakları doğrandı. Bu sefer öbür iki suikastçı Halife'ye saldırdı. Biri kılıcını Hz. Osman'ın göğsüne saplarken öteki de boğazına sarıldı. Az sonra Hz. Osman kanlar içinde cansız yerde yatıyordu. Hz. Osman'ın kanı okumakta olduğu Kur'an'ın üzerine sıçramıştı.

Naile Hatun'un bağırışı üzerine koşan kölelerden biri suikastçilerden ikisini öldürdü üçüncüsü kaçmayı başarabildi. Kapıda nöbet bekleyenler de içeriden gelen gürültüleri duyunca odaya girmişler fakat geç kaldıklarını görmüşlerdi.

İsyancılar iki gün Medine'ye egemen oldular. Korkusundan kimse sokağa çıkamıyordu. Hz. Osman'ın cesedi iki gün olduğu yerde kaldı. Sonunda Hz. Ali. Hz. Osman'ın gömülmesi için harekete geçti. Ölüyü taşlamak isteyen isyancıları dağıttı. Hz. Osman'ın cenazesi Medinelilerden ancak 20 kişi tarafından kaldırılarak gömüldü.

Hz. Osman'ın Kur'an-ı Kerim üzerine sıçrayan kanı hiç bir zaman kurumadı.

Müslümanlar arasındaki savaşın başlangıcı oldu.

Yüzyıllarca sanki bu kanın kurumasını önlemek istercesine mezhep kavgalarıyla Müslümanlar birbirlerinin kanını akıtıp durdular.


*

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:51 PM   #8 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


II. Aleksander Suikastı
--------------------------------
Akşam yemeği için sofrayı son defa gözden geçiren saray teşrifatçısı kapıda görünmüş ve tam:


"Haşmetmeab!.." diye söze başladığı sırada birden korkunç bir patlama duyulmuştu. Sarayın yemek salonu bu patlama sonunda çökmüş 11 askerin ölümüne 40 askerin de yaralanmasına yol açmıştı.

Bomba yemek salonuna gizlice yerleştirilmişti. Fakat istenilen zamanda patlatılmamış daha doğrusu Rus Çarı II. Aleksandr bir yakınıyla konuşmaya daldığından biraz gecikmiş ve bu gecikme de onun hayatını kurtarmıştı.

Başsavcı'nın sıkı kovuşturması sonucu suikastı Stefan Kalturin adındaki marangozun düzenlediği anlaşıldı. Marangoz Çar'ın yemek masasının altına yirmi kilo patlayıcı madde yerleştirmiş ve II. Aleksandr’ın yemek salonuna geleceği sırada fitili ateşleyip kaçmıştı. Bu Çar'a yapılan ne ilk ne de son suikasttı.

Zincirleme suikastları doğuran olay 1876 yılında Petersburg'daki kışlık sarayın tam karşısındaki Piyer ve Pol kalesinde geçti. Bu tarihte kale siyasi mahkûmlarla ağız ağıza dolmuştu. Bagolyubov adlı genç öğrenci de bu mahkûmlardan biriydi. Genç bir gün hücresine götürülürken Petersburg Polis Şefi General Trepov'la karşılaşmıştı. Trepov Bagolyubov'a şapkasını çıkartmasını söyledi. Fakat Bagolyubov bu emre uyacağı yerdeşapkasını başına daha da sıkı olarak geçirdi. Onun bu davranışına kızan Petersburg Polis Şefi dayak cezasının kaldırılmış olmasına rağmen öğrenciye yüz kamçı attırdı. Bu hem öteki suçluların hem de serbest bulunan Çar aleyhtarlarının arasında büyük bir kızgınlık yarattı.

Bu kızgınlığı en çok duyanlardan biri de Vera İvanovna Zasuliç adında bir kadındı. Bagolyubov'un öcünü almaya karar veren Zasuliç bir gün Polis Şefi Trepov'un odasına bir iş bahanesiyle girmiş ve cebinden çıkardığı tabancayla onu kanlar içinde yere sermişti. Trepov'u ağır yaralayan Zasuliç elinden tabancayı yere atarak polislerin gelip kendisini tutuklamalarını büyük bir soğukkanlılık içinde beklemişti.

Suikast Çar aleyhtarı çevrelerde büyük şaşkınlık yarattı ama asıl şaşkınlık Vera Zasuliç'in yargılanması sonucu mahkemeden beraat etmesiyle meydana geldi. Bu beraat Çarlık Hükümeti çevrelerini öfkeden çılgına döndürmüştü. Polisler Vera Zasuliç'i mahkeme salonundan çıkarken yeniden tutuklamak istediler. Fakat kapıda bekleyen atlı bir araba kadını onların bulamayacağı güvenlikli bir yere kaçırdı. Vera bir anda Rusya'da acı çeken halkın kahramanı haline gelmişti ülkede serbestçe dolaşması artık imkânsız hale geldiğinden İsviçre’ye kaçtı.

Vera'nın yargılandığı günlerde Piyer ve Pol kalesinde bulunan 193 ihtilâlcinin de duruşması vardı. Mahkûmların arasında pek çok da kadın bulunmaktaydı. Bunlardan biri de beş yıldır yargılanmasını bekleyen ve daha sonraları "Devrim'in Büyükannesi" adı verilecek olan Kievli Katerin Breşkovskaya'ydı. Her zaman Breşkovskaya'nın yanında bulunan ve davranışlarından iyi bir aileden geldiği anlaşılan kızıl saçlı bir genç kız dikkatleri üzerine çekiyordu. Sofia Prevskaya adındaki bu kız Petersburg Valisinin öz kızı ve Eğitim Bakanı'nın yeğeniydi. Babasının zalimliği genç kızı halkın yanına itmişti. Sofia Prevskaya birkaç yıl sonra serbest bırakılacak ve Çar II. Aleksandr'a sayısız ve başarısız suikastlardan birini düzenleyecekti.

Vera'nın beraat etmesinden sonra suikast olayları daha da artmış bütün Rusya'ya yayılmıştı. 21 şubat 1879'da Prens Kropotkin öldürüldü. Yine aynı günlerde Petersburg'da General Mezentçev bir tedhişçi tarafından vuruldu. Suikastçı bir atla kaçmayı başardı. 23 mart 1879'da General Deretlen de başka bir tedhişçinin saldırısına uğradı.

Tedhişçiler hükümet ileri gelenlerinden sonra kendilerine hedef olarak Çar II. Aleksandr'ı seçmişlerdi. 14 Nisan 1879 tarihinde Car'a ilk suikast yapıldı. Bir gezinti sırasında Soloviev adındaki suikastçı Çar'a beş el ateş ettiyse de tutturamadı ve yakalanarak idam edildi ikinci suikast 1 Aralık 1879'da o sıralarda serbest bırakılmış olan Sofia Prevskaya'nın başkanı bulunduğu bir grup tarafından Kırım'da Çar'ın geçeceği tren yoluna bomba konularak yapıldı. Bomba patlayınca birçok vagon devrilmiş fakat II. Aleksandr bir önceki trenle geçtiğinden bu suikast da sonuçsuz kalmıştı.

Suikastçıların inatla kendisini öldürmeye çalıştıklarını en sonunda anlayabilen Çar canını kurtarmak için bir Millet Meclisinin kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı. Halkın devlet işlerine karışmasını sağlayacak olan bu kararı Çar II. Aleksandr 1 Mart 1881'de imzalamıştı. Ertesi gün yayınlanarak halka yeni bir düzenin kurulduğu bildirilecekti. Fakat Çar çok geç kalmıştı. Bu kararı grandüklerine ve bakanlarına haber verdikten sonra askeri bir törene gitti.

Dönüşte Katerina kanalının yanından geçerken. Çar'ın kapalı arabasına onun aldığı karardan haberleri olmayan suikastçılar tarafından havluya sarılmış bir bomba atıldı. Patlayan bomba birkaç muhafızını öldürdükendisine bir şey olmadı. II. Aleksandr arabadan çıkarak kanlar içinde yatan muhafızlarının yanına gitmişti. Arabacısının:

"Durmayalım Çar Hazretleri! Tehlike henüz geçmedi hemen saraya gidelim!.." demesine aldırmıyordu bile.

Birkaç saniye sonra II. Aleksandr'ın ayakları dibinde patlayan ikinci bomba arabacının ne kadar haklı olduğunu göstermişti!..

Şimdiye kadar birçok suikasttan kurtulan II. Aleksandr bu sefer ölüm derecesinde yaralanmıştı. Aceleyle saraya götürülüp çalışma odasındaki divana yatırıldığında gözleri kapanmıştı. Bir ayağı kopmuş öteki de parçalanmıştı. Üç doktor başucunda ellerinden geleni yaptılar ama II. Aleksandr'ı ölümden döndüremediler. Bir saat kadar sonra doktorlar yandaki odada bekleyen çember sakallı ve son derece iriyarı Veliaht III. Aleksandr'a babasının artık hayatta olmadığını bildiriyorlardı.

*
Alıntı


fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:52 PM   #9 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Talat Paşa Suikastı
--------------------------
İttihat ve Terakki'nin eski Başvekili Talat Paşa kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yığılması bir olmuştu.

Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun kaderini elinde tutan Talat Paşa İran'ın Selmas şehrinde doğan Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin'de geçiyor takvimler 15 mart 1921'i gösteriyordu.

Eşi Hayriye hanım kocasının ölümünden yıllar sonra Talat Paşa'nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

"Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kimbilir ne maksatla kimler dolaşıyor dikkat et dedikleri zamanlarda bile aldırmaz çantasını koluna alınca fırlar tek başına giderdi. Berlin'de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış Paşa'yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız sakinhatta gülümseyerek bakıyormuş ki adam avuçladığı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa'ya baka baka silahımı çekemeyeceğim ancak arkasından vurabilirim demiş."


Talat Paşa Berlin'deyken bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:

"Selanik'teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdiği işaretle hep birden eğilip toprağı öperlerdi.

Bu onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptüğümüz toprak bizimdir buraya yine geleceğiz... demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem bilir misiniz ne yapacağım?"

Dostu: "Her halde siz de onlar gibi toprağı öpeceksiniz..." deyince Talat Paşa ağla[KÜFÜR YOK] şu karşılığı vermişti:

"Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki... Yiyeceğim vatan toprağını yiyeceğim..."

Talat Paşa 1874 yılının 17 Ağustosunda Edirne'de doğmuştu. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak ilk ve orta öğrenimini bitirdikten sonra Alyans İsrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri kendisine bir yıl kadar Türkçe öğretmenliği görevini vermişlerdi.

Mehmet Talat Edirne'de çok durmadı. Selanik’e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi'ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane "Mukayyid"i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandığından üç yıl sürgün cezası yedi Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.

Cezası iki yıl sonra bağışlandı ve 1898'de Selanik'le Manastır arasında "gezici posta memuru" oldu. Bu göreviİttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlüğü kâtipliğine 1903'te de başkâtipliğine getirildi. 1907 yılındaysa İttihat ve Terakki'nin "İhtilâl Komitası" sivil kadrosunun basında olduğu anlaşılarak görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.

1908'de İttihat ve Terakki'nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat İkinci Meşrutiyet MeclisineEdirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilliğine getirildi 1909 Temmuzundan başla[KÜFÜR YOK] sırasıyla Dahiliye Nazırı Meclis'te İttihat ve Terakki Fırkası Reisi Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.

1916 yılında Sadrazam Sait Halim Paşa'nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesi ve Mondros Mütareke'sinin imzalanması üzerine Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

31 Temmuz 1918'de Mondros Mütarekesi uyarınca Osmanlı İmparatorluğu orduları silahlarını bırakmışyenilgiyi kabul etmişti İttihat ve Terakki'nin üç büyükleri Talat Enver ve Cemal Paşaların savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler

Talat Paşa yurt dışına çıkmadan önce yerine getirilen Başvekil İzzet Paşa'ya şu mektubu göndermişti:

"Pek muhterem ve mübarek tanıdığım İzzet Paşa Hazretlerine

Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalacağını anladım. Buna rağmen memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalacağınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. Şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim zat-ı şahanenin ihsan ettiği otomobil esmanıyla (değer kıymet) her ay artırdığım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) ettiğimiz çiftliğin devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik değilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldığı gün ilk telgrafınıza itaat edeceğim. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.

2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)
Mehmet Talat"


2 Kasım 1918 cumartesi gecesi saat 11'e yaklaştığı sırada karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma doğru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa öteki de İhsan Namık Bey'di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada beklediğini gördüler. Talat Paşa İhsan Bey'e dönerek:

"Bir kadınla iki erkek dolaşıyor bunlar kimdir İhsan?" diye sordu.

"Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam..."

Bekleyen üç kişiden biri onlara doğru ilerleyince tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa'ydı.

Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa'nın elini sıktıktan sonra:

"Tam zamanıdır motor da neredeyse gelir..." dedi.

Gerçekten de az sonra burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa kendisini uğurlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor açıkta kendilerini bekleyen Alman torpitobotuna yanaşıyordu.

Talat Paşa Berlin'e yerleşmişti. Anılarını yazıyor karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok varsın vursunlar vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider bin Talat gelir!.." derdi.

Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can vereceğini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının...

Ermeniler 1878 Türk-Rus savaşından sonra Doğu illerimizde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusyası ve İngiltere Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy'ün eski adı) yapılırken Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi'ndeki yetkili delegelerine bu amaçla baş vurmuşlar fakat diplomatik yollardan yaptıkları bu baş vurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor yabancıların işe karışmasını sağlamak için "Türkler Ermenileri kesiyor!.." şeklinde propaganda yaparak Avrupa'yı birbirine katıyorlardı.

Ermeni Komitacılar Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Ermenilerin Doğu illerimizden göç ettirilmelerinde İttihat ve Terakki'nin dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver Talat ve Cemal Paşaların parmağını görüyor intikam için fırsat kolluyorlardı.

15 Mart 1921 günü Talat Paşa her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra eşine dönerek:

"Haydi Hayriye seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun..." demişti.

Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:

"Ben çıkmayayım. Hem yorgunum hem de ateşte yemek var." diye karşılık verdi.

Talât Paşa Hardenberg Strasse'deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Dalgın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki arkasından birinin:

"Talat Paşa!.. Talat Paşa!.." diye bağırdığını duydu. Geriye döndü ve...

Rumeli'de başlayan fırtınalar içinde geçen bir hayat. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran 24 yaşında üniversite öğrencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.

Alman mahkemesi kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerekTaleyran’ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildiği Birinci Dünya Savaşı'nda kader birliği ettiği Almanya onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.

Talat.Paşa'nın cesedi aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 Şubat 1943'te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitliğe gömülmüştür. Talat Paşa dostuna söylediği biçimde yurdunun toprağını yiyememişancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.


Alıntı


fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:53 PM   #10 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Troçki Suikastı
-----------------
Troçki Suikastı1940 yılının 25 Mayıs sabahında Meksika'nın başkenti Mexico'da ortalık daha yarı karanlıkkenGizli Polis Şefi Albay Sanchez Salazar aldığı bir haber üzerine apar topar arabasına binmiş Morelos caddesine doğru yol almaya başlamıştı. Telefonla kendisine Leon Troçki'ye suikast yapıldığı haberi verilmişti!..

Albay Salazar otomobilinin camlarından ıssız sokakları seyrederken Rus Devrimi'nin ünlü kişilerinden Leon Davidoviç Troçki'nin Meksika'ya gelişinden beri geçen olayları kafasından geçiriyordu. Troçki ve yanındakiler gelmeden önce onu böyle gece yarısı sokağa düşürecek olaylar öylesine az olurdu ki... Ama bu Ruslar geleli beri başkent Mexico'da çok şey değişmişti.

Troçki'nin Morelos caddesi üzerindeki evi şehrin dışındaydı. Evi dışardan görenler eski çağlardan kalma bir şato olduğu yargısına kolayca varabilirlerdi. Troçki ve yakınları evi satın aldıktan sonra onu tam bir kale durumuna getirmişlerdi. Alçak bahçe duvarları yükseltilmiş kapıya kurşun işlemez kalın bir zırh geçirilmişüstelik her yana alarm zilleri takılmıştı.

Mexico halkı bu güvenlik tedbirlerini çoğu zaman alaya alıyor "Don Leon" dedikleri Troçki'ye ölüm korkusunun yerleştiğini söylüyordu. İşin doğrusunda Gizli Polis Şefi Salazar da halktan ayrı düşünmüyordu bu konuda...

Morelos caddesi bilimindeki eve geldiğinde Salazar görevlilerden ilk bilgileri aldı; suikast sonuçsuz kalmışTroçki'ye hiç bir şey olmamıştı ilk kapı arkasından ikinci bira kapı daha geçildi. Salazar şimdi Meksika iklimine özgü çiçeklerle süslü bir bahçedeydi. Burada başta Troçki'nin sekreteri olmak üzere öbür koruyucu polisler ellerinde tabancalarıyla halâ üzerlerinden atamadıkları bir heyecan içinde Gizli Polis Şefini karşıladılar.

Troçki de bu kalabalığın arasındaydı. Soğukkanlı görünüyordu. Yalnız gözlüklerinin ardındaki mavi gözleri bir garip ışıltıyla parlamaktaydı. Karısı yanıbaşında duruyordu. Kadın oldukça heyecanlıydı. Troçki'nin Sieva adındaki torunu ayağından hafifçe yaralandığı için topalla[KÜFÜR YOK] yürüyordu.

Hep birlikte Troçki'lerin yatak odasına girdiler. Keskin bir barut ve yanık kokusu kaplamıştı odayı. Duvarlar ve yatakların üzerleri atılan kurşunlarla delik deşik olmuştu. Odanın döşemesi ve yatak örtüleri de yanmıştı. Taban tahtalarından hâlâ duman tütüyordu. Odanın makineli tüfekle tarandığını anlamak için Gizli Polis Şefi olmak gerekli değildi!.

Yapılan incelemeden sonra Troçki'nin karısı Nathalia olayı Salazar'a şöyle anlatıyordu:

"Gecenin yarısını bulmuştuk. Çok yakından gelen silah sesleriyle uyandım. Leon da uyanmış uyku sersemliğiyle bana bakıyordu. Kulağına eğildim; "Odaya ateş ediliyor!.." dedim. Birlikte yataktan döşeme üzerine kaydık. O sırada bahçe evin içi ve oda sanki birbiri arkasına yıldırım düşüyormuşçasına aydınlanıyordu. Kapının eşiğinde duran üniforma giyinmiş bir adam durmadan içeriye ateş ediyordu. Bir araLeon'u kurşunlardan korumak düşüncesiyle yerimden doğrulmak istedim. Fakat hızla beni yanına çekti. Adamın elindeki makineli tüfeğin parıltısı ve gürültüsü bir süre daha devam etti. Sonra birden bütün sesler kesildi. Torunumuz kaçırıldı yakınlarımız öldürüldü diye düşündüm. Şimdi de Leon'u yeniden öldürmeye gelecekler kaygısı içinde korkunç bir umutsuzluğa kapıldım..."

Evin önündeki çimenlik suikastçilerin attıkları bir yangın bombasıyla kavrulmuştu. Troçki eliyle çimenliği göstererek:

"Anlaşılan gelenler yalnızca beni öldürmek değil aynı zamanda evi de yakmak istiyorlarmış.." dedi.

Albay Salazar sordu:

"Suç delillerini yok etmek için mi?"

"O da akla gelebilir... Ama arşivimi ve bende kalan gizli belgeleri yok etmek için de bu saldırıya girişmiş olabilirler. G.P.U (Sovyet Gizli Polis Örgütü) şu sıra sürdürdüğüm çalışmaların konusunu öğrenmiş olabilir. Daha önce de Norveç'teyken evde olmadığımız bir sırada bazı kimseler içeri girmek istemişlerdi. Fransa'da dabuna benzer bir şey oldu; Sosyal Tarih Enstitüsüne belgeler vermiştim. Bir gece kimlikleri bilinmeyen kişilerEnstitünün demir kapısını kaynakla eriterek içeri girmişler 66 kilo ağırlığındaki belgeleri çalmışlardı.."

Bütün tunları kuşkusuz Stalin düzenliyordu. O Rusya'da egemen olabilmek için en yakınlarını bile ortadan kaldırmaktan çekinmiyordu. Elbette sıra bir gün Troçki'ye de gelecekti. Belirtileri de ortadaydı. Troçki'nin adı Sovyet devrim tarihlerinden devrimi yansıtan tablolardan hatta belgesel filmlerden şarkı ve marşlardan çıkartılmamış mıydı?.. Önce Rusya'dan sürülmüştü. Şimdi de Troçki'yi öldürterek bu sorunu çözümlemiş olacaktı. Ayrıca elini çabuk tutması da gerekiyordu; çünkü Troçki kendi hayat hikâyesini yazmaya başlamıştı. Hem de tarihi belgelere dayanarak... Bunu önlemeliydi.

Yarım kalan bu suikastın üzerinden aşağı yukarı 3 ay geçmişti. 1940 yılının 20 Ağustos günü gelip çattı. Oldukça sıcak ve güneşli bir gün başlıyordu. Troçki çalışma odasına geçmek üzereydi. Karısı Nathalia kurşun geçirmez ceketini giymesini istedi. Troçki her zaman olduğu gibi direnmiş ve kurşun geçirmez ceketi tehlikeye daha yakın gördüğü koruyucusuna giydirmişti.

Onun kendine göre bir hayat görüşü vardı. "Kişinin kendisini süresiz olarak ölüme karşı savunması imkânsızdır. Yoksa yaşamanın değeri kalmaz!.." derdi. Kendisini ölüme götürecek olan ikinci suikastın yapılacağı 20 Ağustos günü işte böyle başlamıştı.

Sonradan karısının anlattığına göre Troçki bütün gününü çalışma odasında geçirmişti. Akşama doğru dışarı çıkmış bahçedeki tavşanlarını beslemişti. Yanıbaşında birisi vardı; hem de havanın açık olmasına rağmenkolunda yağmurluğu başına iyice geçirilmiş şapkasıyla Jackson duruyordu. Jackson. her günkünden daha sinirli ve kuşkulu görünüyordu. Bu adam çevresinde de sevilmeyen birisiydi. Komünist geçinmesine rağmenbu konuda bilgisi hemen hemen hiç yoktu. Yalnız Troçki'nin en güvendiği sekreterlerinden birinin kızıyla nişanlı olması Troçki'nin yanına girebilme olanağını ona sağlıyordu. Nişanlısıyla birlikte gelirdi daima ilk olarak 18 Ağustos günü yalnız gelmişti. Bu gün de ikinci kere Troçki'nin evine tek başına geliyordu.


Bir ara Troçki karısına:

"Jackson burada nişanlısı Sylvia'yı bekliyor... Bu gece New York'a gideceklermiş." dedi.

Jackson da bayan Nathalia'ya şunları söylemek gereğini duydu:

"Onu burada bulamayınca şaşırdım! Oysa daha önce gelmesi gerekiyordu."

Sonra Troçki'ye dönerek:

"Onu beklerken son yazdığım yazıyı da bir gözden geçirelim." dedi.

Troçki'nin bu teklif karşısında biraz canı sıkılır gibi oldu. Fakat olgun kimselere özgü hoşgörüsüyle bu teklifi kabul etti. Birlikte çalışma odasına girdiler.

Olayın bundan sonrasını bayan Nathalia şöyle anlatmıştır:

"En çok iki üç dakika geçmişti ki korkunç bir bağırma işittim. Baktım; Leon eşik üzerinde gözüktü. Düşmemek için de arkasını kapıya dayadı. Zorlukla ayakta durmaya çalışıyordu. Yüzü kan içindeydi. Gözlüksüzdü ve gözleri dehşetle açılmıştı!

"Ne oldu ne oldu?" diye bağırarak onu kollarımın arasına aldım. O yalnızca:

"Jackson..."

diyebildi. Her şeye rağmen soğukkanlı bir görünüş içindeydi. Birlikte birkaç adım atabildik. Sonra onu yavaşça yere bıraktım. O zaman işitilmesi güç bir sesle:

"Seni seviyorum Nathalia!.." dedi. Başıyla çalışma odasını göstererek:

"Biliyor musun orada... Ne yapacağını anladım... Bir kere daha vurmak istedi fakat kaçtım!."

Durumu öğrenen evdeki koruyucular dışarıdaki polislere haber salarken süre kaybetmeden Jackson'ın üzerine atılmışlardı. Umutsuzca direnen katilin şapkası başından fırlamış odanın bir köşesine yuvarlanmıştı. Elindeki suç aracı olan keser de boğuşma sırasında yere düşmüştü. Kâğıtlar gazete ve dergiler ortalığa saçılmıştı. Troçki'nin üzerinde büyük bir özenle çalıştığı Stalin'in hayatıyla ilgili eserin birçok sayfası kan içindeydi!.. Öfke içindeki koruyucular tabancalarının kabzalarıyla durmadan Jackson'a vuruyorlardı.

Jackson ise dehşet ve acı içinde bağırıyordu:

"Onların zoruyla yaptım bunu!.. Öldürün beni!.. Annemi hapsettiler.. Beni tehdit ediyorlardı..."

Bu sırada yığıldığı yerden Troçki'nin sesi duyuldu: "Öldürmeyin onu!.. Konuşması gerekiyor!. öldürmeyin onu!.."

Hastaneye kaldırılan Troçki'nin yarasını doktorlar çok derin buldular. Aynı zamanda sürekli kan kaybediyordu Kafatası çökmüş beyni zedelenmişti. Kurtulma umudu yok denecek ölçüde azdı. Yapılan ameliyat bir sonuç vermedi Troçki uzun bir süre can çekiştikten sonra 1940 yılının 21 Ağustos sabahında ortalık ağarmaya başlarken oldu.


Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:54 PM   #11 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Malcolm X Suikastı
---------------------------
Biz Tanrı'nın kullarıyız ama aynı zamanda da onun örneğiyiz!.."

Topluluk hep bir ağızdan bağırır:

"Ne demek istediğinizi açıklayın Hoca Efendi!.."

"Demek istiyorum ki. Tanrı da bizim gibi siyahtır!.."

"Tanrı büyüktür!.."

"Tanrı Dünya’yı yaratırken kendisi de orada bulunuyordu."

"Doğru!.. Doğru!.."

"Öyleyse biz de Dünya yaratılalı beri yeryüzünde bulunuyoruz."

Topluluk sevinç ve coşkunluk içinde bağırarak ayağa kalkar:

"Doğru... Haklısın!.. Elbette!.."

"Mavi gözlü beyaz adam üstün olduğunu ileri sürüyor. Ona atalarının bizler olduğunu anlatmanın zamanı geldi de geçti bile!.."

"Daha açık konuşun Hoca Efendi bize her şeyi açıklayın."

Konuşmacı Harlem'in bir sokağında toplanmış üç binden fazla dinleyiciye şöyle sesleniyordu:

"Eğer söylediklerimi can kulağıyla dinlerseniz; siyahların beyazlardan niçin daha üstün olduğunu anlayacaksınız."

"Dinliyoruz anlatın."

"Siyah temel renktir. Başka herhangi bir rengi öteki renkleri birbirine karıştırarak elde edebilirsiniz ama siyahı bu yoldan elde edemezsiniz. Siyah ancak siyahtan meydana gelir. Siyah da temel ve en güçlü renk olduğuna göre en iyi renk demektir öyle değil mi?"

"Evet öyle..."

"Bu durumda iyilik de Tanrı da siyahtır!.. Bir insan ne kadar siyahsa o kadar iyidir. Bir insan ne kadar beyazsa o kadar siyahlıktan uzaktır. Yani iyi olmaktan o kadar uzaktır!.. Haklı mı yoksa haksız miyim?"

"Haklısınız!.."

"Sözün kısası; beyaz adam ahlâk bakımından bütünüyle kokuşmuş bir yaratıktır. Bir yılan bir şeytan; yeryüzünden yok olması silinip süpürülmesi gereken bir insandır!.."


Dinleyiciler büyük bir coşkunluk içinde kendilerinden geçmiş konuşmacıyı çılgınca alkışlıyorlardı.

Bu konuşmacı Amerika'daki zenci Müslümanların büyük önderlerinden Malcolm X'di...

Bir zenci papazın oğlu olarak Nebraska eyaletinin Omaba şehrinde dünyaya gelen Malcolm X Müslümanlığı kabul ettikten sonra Malik Şahbaz adını almıştır. Çocukluğu açlık ve üzüntü içinde geçmişti. O doğduktan kısa bir süre sonra ailesi Michigan'ın Lansing şehrine göç etmişti. Altı yaşındayken ırkçı Amerikalıların kurduğu Ku Klux Klan'cılar tarafından evleri yakılmıştı. Malcolm X yıllar sonra yangın olayını şöyle anlatmıştır:

"İtfaiye geldi fakat yanan evimizi kurtarmak için hiç bir yardımda bulunmadı. Yangına bir damla su sıkmadı. Baba evimizi yakan ateş hâlâ aynı şiddetle yüreğimi yakmaktadır."

Malcolm'un babası çoluk çocuğunu geçindirmek için ufak bir dükkân açmıştı. Çok geçmeden cesedi kafatası tanınmayacak ölçüde ezilmiş durumda bir tramvayın altında bulundu. Bu iki olay küçük Malcolm'un hayatında derin izler bırakmışbüyüdüğünde Müslümanlığı kabul etmesinde ve beyazlara karşı savaş açmasında önemli rol oynamıştır.

Babalarının ölümünden sonra aile açlık ve sefalet yüzünden dağıldı. Malcolm ve erkek kardeşleri geceleri sokağa çıkarak bulabildikleri öteberiyi çalmakla karınlarını doyurmaya başladılar. Bazen yakalanıyor ve beyazlardan dayak yiyorlardı. Sonunda Malcolm bir ıslahevine verildi. Hayatında ilk olarak burada sevgi ve anlayış gördü ıslahevinin beyaz bir Amerikalı olan müdiresi onu öbür çocuklara karşı koruyordu. Burada bulunan beyaz çocuklar da zenciler konusunda tıpkı büyükleri gibi düşünüyorlardı. Bu yüzden de küçük Malcolm her gün saldırıya uğruyor ve ancak müdirenin yardımıyla onlardan kurtulabiliyordu.

Daha sonra Malcolm X müdire tarafından ıslahevinin yanındaki ortaokula yazdırıldı. Kısa süre içinde zekâ ve çalışkanlığıyla dikkati çeken Malcolm sınıfının birincisi oldu.

Fakat bu durum öbür çocukların hatta öğretmeninin düşmanlığını kazanmasından başka bir işe yaramadı. Son sınıftayken kendisine ne olmak istediğini sorduklarında "hukukçu olacağım" diyordu. Ama konuştuğu herkes ona avukatlığın bir zenci için uygun olmadığını kendisine demircilik marangozluk gibi bir meslek seçmesini öğütlüyorlardı.

Malcolm istediği mesleği elde edemeyeceğini anlayınca öğrenimini yarıda bırakarak New York'a gitti. Burada karanlık işler çeviren adamlarla tanışarak onlar arasında da işe yarar becerikli ve güvenilir bir kimse olduğunu gösterdi. Çok dürüst ve sadık olduğundan yaptığı her işte hile yoluna sapmaz elde ettiği bütün parayı son kuruşuna kadar teslim ederdi.

On sekiz yaşına girdiğinde "Koca Kızıl" lakabıyla kendine hatırı sayılır bir ün sağlamıştı. Artık o emrinde beş-altı adam çalıştıran bir çete reisiydi. Afyon ve eroin gibi malları alıp satıyor ahlâk düşkünü beyazları zencilerin barlarına gizli fuhuş yuvalarına götürüyordu. Malcolm X hayatının bu kirli döneminin özelliklerinden söz ederken şöyle diyordu:

"En iyi müşterilerim papazlar güvenlik mensupları toplumsal yardım işlerinde çalışanlar ve başkalarının hayatlarını yönetmekte büyük rolleri olan önemli kişilerdi."

Şimdi geliri ayda birkaç bin doları geçmekteydi. Polise bol bol rüşvet vermesine rağmen sonunda yakalanıp hapse atılmaktan kurtulamadı. Ancak bu hapis hayatı onun yaşantısında köklü bir değişiklik yaratacaktı. 1947 yılında cezasını çekerken tanıştığı bir Müslüman tutuklunun etkisiyle İslâmiyet’i kabul etti. O günden sonra da yaşadığı kötü hayatı bırakarak kendisini Müslüman zencilerin davasına adadı.

Malcolm X ya da Müslüman olduktan sonraki adıyla Malik Şahbaz 1946-52 yılları arasında hayatını hapishanelerde geçirdi. 1962 yılına kadar da Amerika'da zenci Müslümanların önderi olan Elijah Muhammet'in en yakın adamı ve eylemin en etkili konuşmacısıydı. Fakat 1962'den sonra İslâmiyeti iyice öğrenmiş Elijah Muhammet'in peygamberlik iddiasına ve ırkçılığına karşı çıkmıştı.

1964 yılında hacca gitti. Orada dünyanın her yanından gelen Müslümanlarla görüşüp tanışarak bütün beyazların Amerika'dakiler gibi olmadığını öğrendi. Tunus Cezayir gibi birçok Müslüman ülkelerini dolaştı. Amerika'ya döndüğünde şunları söylüyordu: "Ben ırkçıydım ve İslâmiyeti ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz. Muhammet ve Hz. İbrahim'in yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim."

Bu davranışı beyaz ve zenci Hıristiyanların yanında Elijah Muhammet'in de düşmanlığını kazanmasına yol açtı. Hac dönüşünden kısa bir süre sonra 1965 yılında New York'ta bir salonda dini konuşmalarından birini yaparken kendisine sekiz adım uzaklıktan ateş edilerek öldürüldü.

Malcolm X'i Elijah Muhammet'in öldürttüğü ileri sürülüyordu ikisi arasında 1964 Martından beri süregelen çatışmaları bilenlerbu suikastın Elijah Muhammet taraftarlarınca düzenlendiği kanısındaydılar. Amerika zenci Müslüman hareketinin "Peygamberi" bu söylentileri yalanlamak için yaptığı basın toplantısında:

"O çok konuşuyordu cezasını buldu!." demiştir. Bu söz bile Elijah Muhammet'in suikast olayındaki payını göstermeye yeter bir kanıttır.

*

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:54 PM   #12 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Martin Luther King Suikastı
---------------------------------------
1929 Yılında Atlanta'da doğan Martin Luther King'in öbür Amerikan zenci önderleri arasında özel bir yeri vardı. Amerikan zencilerini uygarca bir yaşayış düzeyine kavuşturmak ve ırk ayırımına son vermek için şiddet yöntemlerine başvurmaktan kaçınıyordu. Onu en çok etkileyenlerden biri Gandi'ydi. Martin Luther King deGandi gibi şiddete kaçmayan direnme yöntemiyle başarıya ulaşacağına inanıyordu. Gandi tek kurşun sıkmadan koca İngiltere’yi dize getirip ülkesini bağımsızlığa kavuşturmamış mıydı? Amerikan zencileri de aynı yoldan eşitliğe kavuşabilirler ikinci sınıf yurttaş olmaktan kurtulabilirlerdi.

Martin Luther King öldürüldüğü güne kadar bu inancına bağlı olarak birçok eylemler düzenledi başarılar kazandı ve bu insancıl barışsever tutumu nedeniyle 1964 yılında Nobel Barış Ödülünü aldı.

Ne var ki şiddetten yana olmayan sorunların kan dökülmeden çözümlenmesini öneren Martin Luther Kingkendisi gibi düşünmeyen bir beyaz Amerikalının kurşununa hedef olarak can verdi...

1968 yılında Memphis şehrindeki temizlik işçileri greve başlamışlardı. Şehirde yaşayanların yüzde kırkı zenciydi ve temizlik işi gibi "aşağılık" bir meslekte çalışanların yüzde doksan beşi de kara renkli kişilerdi. Grevciler Martin Luther King'i yardımlarına çağırmışlar o da seve seve ırktaşlarının yanına koşmuş gösteriler ve yürüyüşler düzenlemeye başlamıştı.

Grevin ve gösterilerin sürüp gittiği sırada 4 Nisan 1968 perşembe günü Memphis'e sivri burunlu uzun boylu yabancı bir beyaz geldi. Öğleden sonra saat 1530'da Bayan Bessie Brewer'in pansiyonuna giren bu adamadının John Willard olduğunu söyleyerek bir haftalık kira karşılığı sekiz buçuk doları peşin olarak ödedi. Daha sonra Bayan Bessie Brewer yüzüne pek dikkatle bakmadığı bu adam için şöyle diyecekti.

"Yüzüne pek iyi bakmadım fakat bir tek şeyi hatırlıyorum; pek aptalca bir gülümseyişi vardı..."

Pansiyon defterine adını John Willard olarak yazdıran adam 5 numaralı odaya çıktı. Buradan Martin Luther King'in kaldığı Lormine Moteli olduğu gibi görülüyordu özellikle motelin 306 numaralı odasına girip çıkanları... Bu Martin Luther King'in odasıydı.

Grev 12 Şubatta başlamıştı. 1300 temizlik işçisi sendikalarının belediyece tanınmasını ve ücretlerinin saat başına 60 sentlik bir zam görmesini istiyordu. Görevine 1 Ocakta başlamış olan Belediye Başkanı Henry Loeb'se bu istekleri kabul etmemekte direniyordu. Loeb temizlik işçilerinin istekleri yerine getirilirse geri kalan belediye memurlarının da greve gideceğinden korkuyordu. İtfaiyeciler polisler ve hastane görevlileri de daha fazla para isteyecek olursa Belediye ya ücretleri yükseltecek ya da hizmetlerin aksamasını göze alacaktı.


Grev giderek bir ırk çatışmasına dönüşmüştü. Zenci temizlik işçileri belediyenin grev karşısındaki uzlaşmaz tutumunu ırk ayırımının yeni bir belirtisi sayıyorlardı. Memphis'te zencilerin iş bulmakta güçlük çektiklerinidaha düşük ücretlerle çalıştıklarını gerektiğinde işten ilk çıkarılanların yine zenciler olduğunu ileri sürüyorlardı.

Çöp yığınları büyüdükçe sinirler geriliyor tedirginlik artıyordu. Gece yarısı olaylar çıkıyor şehrin orta yerindeki dükkânların vitrinleri parçalanıyordu. İtfaiyeciler sahte yangın ihbarlarına koşarken taşan çöp tenekeleri ateşe veriliyordu. Memphis Mississippi nehrinin kıyısında bir dinamit fıçısı gibiydi; her dakika patlayabilirdi.

Şehrin din adamlarının çağrısı üzerine Dr. Martin Luther King grevcilerin bir toplantısında konuşmak üzere Memphis'e geldi. Medeni Haklar savunucularının en ünlüsü olan bu Güneyli rahip kendini A.B.D.'de yaşayan talihsiz yoksul insanları daha iyi bir hayata kavuşturmaya adamıştı. Dr. King Memphis'te 12 bin zenciye seslendiği konuşmasında grevcilerden cesaretlerini kaybetmemelerini istedi. "Fedakârlık yapmadan hiç bir şey elde edilemez" diyordu bu konuşmasında.

Bütün şehri kapsayacak bir günlük bir iş boykotu yapılmasını önerdi. Aynı zamanda. Güneyli Hıristiyan Önderler Birliğinin "S.C.L.C." para yardımında bulunacağı hususunda söz vererek iş boykotunun yapılacağı güngöstericilerin başında bulunmak üzere Memphis'e döneceğini de sözlerine ekledi.

Grevciler bu yeni destekten cesaret bulmuşlardı. Zenci dinleyiciler en çok gene rahibin şu sözleriyle coşmuşlardı:

"Boykotun sonucu sesinizin artık duyulması olacak Memphis'te o gün hayat duracaktır."

Konuşmanın yapıldığı alan "evet" ve "âmin" sesleriyle çınlıyordu.

28 Mart günü Dr. King Beale sokağındaki gösteride 6 bin kişinin başında yürüdü. Yürüyüş sakin başlamıştı. Göstericiler Dr. King'in ardı sıra sessiz ve ağır başlı bir biçimde yürüyorlardı. Birden yaşları 13-20 arasında değişen 150 kadar zenci genç yürüyüşten koparak vitrinleri kırmaya dükkânları yağmalamaya ateşe vermeye polislere saldırmaya başladılar. Göz açıp kapayana kadar olaylar çığırından çıkmıştı.

Yardımcıları Dr. King'i bu durum karşısında hemen oradan uzaklaştırdılar. Memphis polisi duruma hâkim olmak için gaz bombası ve cop kullanmaya başlamıştı. Olayların daha da büyümesini önlemek isteyen Tennessee Valisi eyalet askerlerini ve dört bin ulusal muhafızı Memphis'e yolladı. Sabaha kadar 300 zenci tutuklanmış 60 kişi yaralanmış bir dükkânı yağmalarken polis tarafından kurşunlanan 16 yaşında bir zenci çocuk da ölmüştü.

Dr. King başarısızlığa uğradığına inanıyordu: Şiddet aleyhtarı felsefesi Memphisli zenciler tarafından reddedilmişti. Bir daha dönmemek üzere şehirden ayrılmayı düşünüyordu. Fakat Güneyli Hıristiyan Önderler Birliğindeki taraftarları olayları küçük bir grubun çıkardığına onu inandırdıklarından bir yürüyüş daha düzenlemeye karar verdi:

"Barışçı yollardan protesto Memphis'te hüküm sandalyesinde oturmaktadır." diyordu.

Gerçekten de öyleydi. Beyazlar King'i artık toplulukları denetleyememekle suçluyorlardı. Zenci ırkçılar da King'in başının dertte oluşuna seviniyorlardı. Bunlar zencilerin eşitliğinin barışçı yollardan sağlanamayacağını kesinlikle ileri sürüyorlardı.

Dr. King beyaz ve siyah muhaliflerinin yanıldığını ispatlaması gerektiğine inanıyordu. Yardımcılarından yeni bir yürüyüş için hazırlık yapılmasını istedi.

İlk yürüyüş sırasında olayları başlatan gençlerin bağlı oldukları çeteyle görüşülerek çocuklardan yeni yürüyüşte olay çıkarmayacaklarına dair söz alındı. King yeni yürüyüşten önce bir dizi toplantı düzenlemeye karar verdi. 3 Nisanda Mason Street kilisesinde yapılan ilk toplantıda Dr. King iki bin ateşli taraftarına seslendi. Değişikliklerin yavaş yavaş getirilmesini isteyenlerin yanında hemen eyleme geçilmesini isteyen aşırıları da toplantıya çekmesini bilmişti. Memphisli bir rahip tek bir vücut haline gelmiş topluluğa bakarak bir başka din adamına şu sözleri fısıldıyordu:

"Tanrım King bizi kurtarmak için gönderdiğin önderdir."

King konuşmasında şöyle diyordu:

"Çağımızda ve günümüzde temel sorun şiddet ile barışçı yollar arasında bir seçim yapmak değildir çünkü ya barışçı yolları seçeriz ya da hep birlikte yok oluruz."

Ertesi gün yani 4 Nisan 1968 perşembe günü Dr. King ve yardımcıları o akşam yapılacak ikinci toplantı üzerinde konuştular. Onlar görüşmelerini sürdürürken adını John Willard olarak yazdıran adam tuttuğu odada birasını yudumluyordu. Bir saat kadar odasında kaldıktan sonra dışarıya çıkıp arabasına gitti. Pansiyonaelinde çocukların spor araç ve gereçlerini koymakta kullandıkları türden mavi el çantasıyla döndü. Öbür kolunun altında uzağa ateş edebilen 3006 çapında dürbünlü bir hava tüfeği taşıyordu.

"Aptal gülümseyişli adam..." merdivenleri tırmanıp odasına çıktı. Saat beşe geliyordu. Saat altıya 3 kala Dr. King moteldeki odasının balkonuna çıkmıştı. Günün yorgunluğunu çıkarmak için yemekten önce biraz hava almak istiyordu.

Motelin karşısında Bayan Besste Brewer'in pansiyonunda tüfekli adam banyoya girmiş kapıyı kilitlemişti. Tüfeği pencerenin pervazına dayadı. Lorraine Motelinin balkonuyla aralarında yalnız altmış beş metre vardı.

Dr. King balkonun yeşil parmaklığına yaslanmış aşağıda motelin park yerinde duran şoförü ve arkadaşlarıyla konuşuyordu. Yardımcılarından rahip Jesse Jackson King'i o geceki toplantıda çalacak olan müzisyen Ben Branch'ie tanıştırdı. Dr. King müzisyene:

"Aziz Tanrım ilâhisini mutlaka çalın bu akşam güzel olsun hem..." diyordu.

Bessie Brewer'in banyosundaki adam tüfeği omzuna götürerek dürbünü hedefine göre ayarladı.

King doğrulmuş odasına dönmek üzere geri dönmüştü. Pansiyon'daki adam derin bir nefes aldı. Saat altıyı bir geçiyordu.

Dr. King'in balkonun beton tabanına düştüğünü görmeyenler bir donanma fişeği patlatıldığını sanmışlardı.

Kurşun Dr. King'in ensesini ve çenesini parçalayıp geçmişti. Katil ikinci kurşuna gerek kalmadığını anla[KÜFÜR YOK] silahını bir kutuya koydu. Çantasını kaptığı gibi pansiyondan fırladı. İçinde tüfek bulunan kutuyu ve çantasını kaldırıma attıktan sonra ortadan kayboldu.

King'in yardımcıları ve motelde bulunanlar hemen ikinci kattaki balkona koştular. Yardım gelinceye kadar rahip Jackson King'in başını dizine koydu. Adalet Bakanlığında görevli bir beyaz odasından kapıp getirdiği bir havluyla yarayı temizlemeye çalışıyordu.

Arkadaşlarından Rahip Ralph Abernathy yaralının kurtarılamayacağını anlamıştı. King'in yanında diz çöktüğünde gözleri dolu doluydu. Boğuk bir sesle:

"Martin!.. Martin!.." diye inliyordu.

Cankurtaran ölmek üzere olan Dr. King'i yakındaki St. Joseph's Hastanesinin ilk yardım bölümüne getirdiğindesaat altıyı on altı geçiyordu.

Elli dakika sonra Dr. Martin Luther King ölmüştü.

Onun ölümü Amerika'da büyük şiddet hareketlerinin başlamasına yol açtı. Şiddetten yana olan zenci önderi Stokely Carmichael şöyle haykırıyordu:

"Evlerinize gidin ve silahlarınızı alın!.. Beyaz adam geldiğinde amacı sizleri öldürmek olacaktır. Sokaklardaartık hiç bir siyahın kanını görmek istemiyorum. Onun için diyorum ki evinize gidip silahlanın!.."

Başkanlığa Demokrat Partiden adaylığını koymak için kampanya açmış bulunan Senatör Robert Kennedy olayı duyduğunda İndianapolis'teydi. Şehrin zenci mahallesine giden Robert Kennedy şöyle konuştu:

"Size verilecek çok acıklı bir haberim var; Martin Luther King bu akşam öldürüldü. Aranızda bulunan siyahlara sesleniyorum: Eğer böyle bir davranışın insafsızlığı karşısında içinizde doğan nefret ve kızgınlıkla bütün beyazları suçlamaya kalkışırsanız hatırlayın ki ben de aynı tür duygularla doluyum. Benim de ağabeyim öldürülmüştü... Hem de bir beyaz tarafından." (Bilindiği gibi Robert Kennedy de Martin Luther Kıng’ten tam dört ay sonra 5 Haziran 1968'de Los Angeles'te Ambassador Hotelde Filistinli bir Arap olan Sirhan tarafından öldürüldü.)

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:55 PM   #13 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Tarihe Yön Veren Suikast
------------------------------------
Birinci Dünya Savaşının Başlamasına Sebep Olan Suikast


Avusturya-Macaristan orduları 1914 haziranında Bosna-Hersek bölgesinde manevra yapıyordu. Veliaht Arşidük Franz Ferdinand’ın karısı Hohenberg Düşesiyle birlikte izlediği bu manevralar içindoğrusu zamanın ve yerin iyi seçildiği söylenemezdi.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhak edilen ve Sırbistan Krallığı dışında kalan Bosna-Hersek bölgesi halkı Habsburg Hanedanından ve onların yönetiminden nefret ediyorlardı. Yetmiş bin kişilik ordu manevraları sürdürürken Veliaht Arşidük Franz Ferdinand karısı Hohenberg Düşesi'yle birlikte Bosna-Hersek'in merkezi olan Saraybosna'yı 28 Haziran 1914 günü ziyaret etmeye karar verdi. Bu haber Bosna-Hersek'te yaşayan halk özellikle Sırplar arasında kızgınlık ve nefreti daha da artırdı.

Çünkü Bosna-Hersek'te yaşayan Sırplar için 28 Haziran gününün çok büyük bir anlamı vardı. 1389 yılının 28 Haziranında yapılan Kosova Meydan Savaşı'nda Sırplar Osmanlı ordusuna yenilerek bağımsızlıklarını kaybetmişlerdi. Bu savaşta kendi kralları Lazar ölmüş fakat Miloş Kabloviç adlı bir soylu da Osmanlı Padişahı Murat Hüdâvendigâr'ı hançerleyerek şehit etmişti. Sırplar 1389 yılından beri her 28 Haziranda Miloş Kabloviç'in Osmanlı Padişahı I. Murat'ı öldürmesini "Aziz Vitus Günü" adı altında en büyük bayramları olarak kutluyorlar.

27 Haziran günü şehrin dışında istasyona yakın temiz bir otelde geceyi geçiren Veliaht ve eşi ertesi gün kalabalık bir otomobil kafilesiyle saat 10'da Saraybosna'ya doğru yola çıkmışlardı. Aziz Vitus bayramı dolayısıyla köy ve kasabalardan gelenlerle şehirde olağanüstü bir kalabalık vardı. Bu büyük kalabalık karşısında alman güvenlik tedbirleri hemen hemen yok denecek kadar azdı. Arşidük ve karısı Saraybosna sokaklarında üstü açık bir araba içinde ilerlerken yedi suikastçı ayrı ayrı noktalarda Arşidük Franz Ferdinand'ı öldürmek için hazır bekliyorlardı.


Bu yaşları 20’yi geçmeyen suikastçılar Bosna-Hersek'i Sırbistan Krallığına bağlamak ve Avusturya-Macaristan egemenliğine son vermek isteyen "Genç Bosna" örgütünün üyeleriydiler.

Habsburg soyluları ve Veliaht Arşidük Ferdinand'ı taşıyan altı otomobillik kafile Saraybosna sokaklarında boy gösterdiğinde güvenliği sağlamakla görevli polisler heyecandan ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar Suikastçılardan Nedeljko Çabrinoviç yanında duran polise büyük bir soğukkanlılık içinde şu soruyu sormuştu:

"Arşidük hangi arabada?"

Polis büyük bir saflık içinde altı arabadan birini Çabrinoviç'e gösterdi. Suikastçı birkaç saniye sonra elindeki .bombayı Arşidük'ün bulunduğu otomobile fırlatıyordu. Bomba Franz Ferdinand'ın arabasının çamurluğuna çarparak sıçramış arkadan gelen yaverlerin otomobilinin önünde patlamıştı. Yol kıyısına birikmiş kalabalıktan 17 konvoydan da 3 kişinin yaralanmasına sebep olmuşfakat Veliaht'a bir şey olmamıştı. Yaralananlardan biri Arşidük Ferdinand'ın emir subayı Üsteğmen Merizzi'ydi.

Veliaht büyük bir tedbirsizlik içinde emir subayının yanına gitmiş bir otomobille hastaneye kaldırılıncaya kadar başında beklemişti. Arşidük Franz Ferdinand bu sırada şehrin Askeri Valisi General Potiorek'e şöyle bağırdığı duyuldu :

"Bombalar ne olacak? Yine atılacak mı?"

General Potiorek Veliaht’ın bu azarlamasına verdiği karşılık tam bir şaşkınlık örneğiydi:

"Ekselans yolunuza gönül rahatlığıyla devam edebilirsiniz. Sorumluluğu ben yükleniyorum."

Bunun üzerine Arşidük otomobiline binmiş ve "Doğru Belediye Dairesine..." emrini vermişti. Belediye dairesinin mermer merdivenlerine yol halıları serilmiş başındaki sarığıyla müftü efendi bile Veliaht'ı karşılayıp "hoş geldiniz" demek için karşılayıcılar arasında yer alınıştı. Daha önceden kararlaştırılan ziyafet nedeniyle zengin bir sofra hazırlanmıştı. Fakat Arşidük Ferdinand kızgınlığından yeninde duramıyordu. Yemeğe oturmadan General Potiorek'e hastaneye gidip emir subayı üsteğmen Merizzi'yi ziyaret etmek istediğini söyledi.

Saraybosna Askeri Valisi Potiorek şaşkınlık içindeydi. Veliaht'a:

"Arşidük Hazretleri gerçekten gitmek istiyor musunuz?" diye sordu.

"Elbette elbette. Merizzi'yle konuşmalıyım!."

Veliaht Franz Ferdinand karısını Belediye Dairesinde bırakarak yalnız başına hastaneye gitmek istiyordu. Fakat Hohenberg Düşes'i hastaneye kocasıyla birlikte gitmek için direndi. Öndeki iki arabada detektifler ve şehrin ileri gelenleri gidiyorlardı. Veliaht karısı ve general Potiorek Çek asıllı bir şoförün kullandığı üçüncü arabadaydı. Tam bir yol ayrımına geldiklerinde Veliaht'ın otomobilini kullanan şoför direksiyonu sola kırmıştı. Birden General Potiorek'in kızgınlıkla ayağa kalktığı ve şoföre:

"Ne oluyor? Dur!.. Yanlış yola saptın doğru yola gir!." diye bağırdığı duyuldu.

Şoför bu uyarı üzerine frene basmış ve otomobili kalabalık kaldırımın yanında bir dükkânın önünde durdurmuştu. Suikastçıların ikincisi Gavrilo Princip de orada duruyor iki kız arkadaşıyla konuşuyordu. Otomobilin önünde durduğunu görünce kız arkadaşlarından ayrılmış arabanın basamağına fırla[KÜFÜR YOK] tabancasıyla üç el Veliahta iki el Hohenberg düşesine bir kurşun da Askeri Vali Potiorek'e sıkmıştı.

Keskin bir nişancı olan Gavrilo Princip'in bütün kurşunları yerini bulmuştu ilk ölen Hohenberg Düşesi oldu. Korsesini delip geçen bir kurşun sağ böğrüne saplanmıştı. Arşidük Franz Ferdinand karısından birkaç saniye daha fazla yaşadı. Boynundaki toplar damarı parçalayan ve bel kemiğine saplanan kurşunlarla. Veliaht da karısının yanına cansız olarak serilmişti. Vali'nin.yarası önemsizdi.

19 yaşındaki Sırp yurtseveri Gavrilo Princip jandarma ve polisler tarafından hemen yakalandı. Hiç kimse o anda bu suikastın I. Dünya Savaşı'na yol açacağını ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olacağını elbette ki düşünemezdi.

Veliaht'ın 1914 yılı 28 Haziranında saat 1130'da bıyıkları yeni terlemeye başlayan Gavrilo Princıp adlı öğrenci tarafından öldürülmesi Viyana'daki savaş taraftarları için bulunmaz bir fırsat oldu. Bunların kışkırtmaları sonucu 28 Temmuz 1914 sabahı Avusturya-Macaristan İmparatorluğuSırbistan'a savaş açtı.

Önce iki devlet arasında başlayan savaşa az sonra hemen hemen bütün ülkeler katılacak ve I. Dünya Savaşı dört yıl boyunca kan ve ölüm saçacaktı.

Mahkeme önüne çıkarılan Princip çekinmeden şunları söyledi:

"Veliaht'ı ben vurdum. Çünkü o. Güney Slavlarının birleşmesini önleyen tek kişiydi!.."

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:56 PM   #14 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Bedrettin Cömert Suikasti
--------------------------------------
Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. 12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde yaşanan Türkiye'nin siyasi kutuplaşma dönemindeki cinayetlerden birinde öldürüldü. Hava Kuvvetleri komutanı Orgeneral Faruk Cömert'in ağabeyidir.


Suikast;

11 Temmuz 1978 Salı günü. Sabah saat 08:45'de Ankara Gaziosmanpaşa Karagöz Sokak’daki evinden çıkan Cömert mavi renkli Volkswagen arabasına doğru yürüdü. İki adım arkasından İtalyan asıllı karısı Maria onu takip ediyordu. Arabalarına binip motoru çalıştırdılar.

Yolun ilerisinde kırmızı renkli bir Simca'da 3 kişi bekliyordu. Cömert çiftinin arabası hareket edince kırmızı Simca da hareket etti. Volkswagen'in yolunu kesen Simca’dan iki kişi dışarı çıkıp araca ateş açtılar. Çapraz ateş sonucu Cömert olay yerinde öldü. Karısı Maria ağır yaralandı.

"Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanlığını" üstlenmiş olan Cömert kısa bir süre önce Hacettepe Üniversitesi’nde çıkan olayları araştıran komisyonun başkanlığı üstlenmişti. Bu nedenle de ölüm tehditleri alıyordu.

30 Mart 1979'da Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu'nun eski başkanı Lokman Kondakçı İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e "Bedrettin Cömert olayında emri dönemin ÜGD Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun verdiğini onun üzerinde de Ramiz Ongun'un yer aldığını" söyledi.

Yaklaşık aynı tarihlerde Cömert cinayeti’ni araştıran Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi cinayetin azmettiricisi sıfatıyla Abdullah Çatlı hakkında tutuklama kararı çıkardı.


Cömert’e ateş eden silahların Ankara'da pek çok cinayette kullanıldığı anlaşıldı. Polis 3 saldırganı belirledi: Rıfat YıldırımÜzeyir Bayraklı ve "Ahmet" kod adlı bir ülkücü.

İlk ikisi başka bir cinayetten aranmaktaydılar ve Almanya'ya kaçmışlardı. Artık bulunamazlar sanılırken 1985'te Almanya'da 15 kilo eroinle yakalanıp uyuşturucu kaçakçılığından tutuklandılar. Ama idamla yargılanacakları için Türkiye'ye iade edilmeyip serbest bırakıldılar.

Rıfat Yıldırım'ın Frankfurt'ta açtığı gece kulübü Skala Çakıcı dahil Türk mafyasının buluşma yeri haline geldi. 2002'de Türkiye'ye iade edildi. Cömert davasında "delil yetersizliği"nden beraat etti. Üzeyir Bayraklı 1992'de öldürüldü. Cenazesine katılanlar arasında Abdullah Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu da bulunuyordu.

Alıntı

fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Alt 03-01-2012, 02:57 PM   #15 (permalink)
Süper Gezgin
Bilgiler
Üye No: 4439
Üyelik tarihi: Nov 2010
Bulunduğu yer: Antalya
Mesajlar: 317
Karizma
Tecrübe Puanı: 2
Karizma Puanı : 10
Karizma Seviyesi: fahl is on a distinguished road
Standart Cevap: Suikastler Tarihi


Doğan Öz Suikasti
--------------------------
Doğan Öz 1934 yılında doğdu. Ankara'da Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapıyordu. Devletin içindeki kontrgerilla yapılanmasını araştırırken 24 Mart 1978'de Ankara'da ülkücü İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü

Ölümünden önce Kontrgerillayla ilgili bir dava açma hazırlığına girişen Öz başlatacağı büyük soruşturmanın bir ön çalışması olarak kısa bir rapor da yazmıştır. Raporda kontrgerilla hakkında şunları ifade etmiştir:


“Şiddet olayları anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır.

Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

Alıntı
fahl isimli Üye şimdilik offline konumundadır Buna ceza Ekle fahl   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Arkeoloji ve Sanat Tarihi fahl Meslekler 0 31-12-2011 09:33 PM
çok sesli müzik tarihi umitgulce İlköğretim 3 15-12-2009 06:35 PM
Eşşekliğin Tarihi umitgulce Powerpoint Sunumları 1 26-07-2008 01:40 PM
Tarihi gecenin resimleri prens Anadolu Takımları 0 18-05-2008 10:24 PM
Es Es Için Tarihi Firsat prens Anadolu Takımları 1 22-04-2008 06:16 AM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:41 PM .


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Copyright © 2011 GezginlerForum.Net, All Rights Reserved
Arkadaşlar,sizlere daha iyi hizmet edebilmek, masraflarımızı karşılamak ve sitemizin yayın hayatına devam edebilmesi için;
sizden yardım talep ediyoruz, 1$ dan başlayan ücretlerle bize büyük küçük yardımda bulunabilirsiniz.
Aşağıdaki butona tıklayıp paypal hesabınız ile ödeme yapabilirsiniz.Teşekkürler..
www.ruyasor.com - Rüya Tabirleri Sitesi

www.gezginlerforum.net ile Link Değişimi Yapmak İçin, Site Yöneticisi'ne özel mesaj atınız..

DivxVizyon.NET